30 Aralık 2009 Çarşamba

BİLİNÇALTI İÇİN OLUMLAMA YAPMAK...........




Dil, realitemizi oluşturan en önemli araçlarımızdan birisidir. 21 gün - 1 Ay aralığında yapılan pozitif olumlamalar, içsel egomuzun ve inanışlarımızın yerini alarak yaydığımız titreşimleri değiştirecek ve hayatımızda realiteye dönüşecektir. Ayrıca, bilinçaltınızda yeni ve yapıcı düşünce şablonu oluşturmanıza da yardım edecektir. İçinde bulunduğunuz maddi şartlar, sosyal şartlar, ailevi şartlar, ülke şartları ve ruh durumunuz ne olursa olsun içsel sesinizi değiştirdiğiniz anda yaşadığınız dünyanın değiştiğini görebileceksiniz. Bunu anlamanın zor olduğunu biliyorum. Bu yüzden Çekim yasası ve Kuantum düşünce bölümlerimizde vakit geçirmenizi ve farkındalığınızı arttırmanızı öneriyorum.


Önemle belirtmek isterim ki Gün içinde söylediğiniz sözlerin, dinlediğiniz şarkıların, verdiğiniz tepkilerin hayatımıza direkt etkileri vardır.


"Biz adam olmayız"
"Çok şansızım"
"İlişkilerim hep aynı"
"Çok Sakarımdır"


İşte çoğu insan farkında olmadan klişeleşmiş bir takım sözcükler seçiyor. Söyledikleri bu cümleler gayri ciddi ve espri olsa bile bilinçaltları bunu bir emir olarak algılayıp realiteye dönüştürmek için çalışmaya başlıyor. Bilinçaltımızın bu mükemmel sadakatini maalesef olumsuz şeyleri hayatımıza çekmek için kullanıyoruz...


Yani sorunları olduğu için mi söz ettiklerini, yoksa sorunlardan söz ettikleri için mi sorunların içinde olduklarını bilmeden !


SÖZ, bir enerji paketçiği ve düşüncenin somutlaşmış şekli olarak hayatımızda çok dikkat çekici etkiler yapar. Çevremizi ve hayatımızı değiştirebiliriz.


Bunun en iyi yöntemi de BİLİNÇLİ OLUMLAMADIR


Olumlamalar, rast gele hazırlanamaz. Kelimesi kelimesine özenle seçilmelidir. "Olacak, yapacak", "istiyorum", "Her şeye rağmen" gibi kelimeler KULLANILMAMALIDIR


OLUMLAMA NASIL YAPILMAZ


SE-SA eki;
Eğer çok Param olursa Mutlu olurum


Bu kalıp sizin hiç bir zaman mutlu olma becerisine sahip olamadığınızın ifadesidir. Çünkü mutluluğun sonucu bir şarta bağlıdır.


MELİ-MALI
Güçlü Olmalıyım


Zorunluluk öğesidir. Şimdiki zamanda güçsüz olduğunuz gerçeğini bilinçaltınıza verirsiniz.


ECEK-ACAK
Her şey çok güzel Olacak


Bu kalıp sizin isteğinizi hep geleceğe erteleyecektir.


TERSİNE SÖYLEM
Korkmuyorum


"Güvendeyim" yerine "korkmuyorum" derseniz, korkuya odaklanırsınız ve bu çözüm değildir.


BELİRSİZLİK
İyi bir hayat istiyorum


Nasıl bir hayatın sizin için iyi olacağını belirtmediğiniz için belirsizlik ifadesi vardır.


OLUMLAMA NASIL YAPILIR


- Olumlama yapmak için ilk önce geçmiş düşüncelerimiz ele alınmalıdır. Bilmeliyiz ki; geçmişteki anılarımızın oluşturduğu çekirdek inançlarımızı kırmadan ileriye gitmemiz çok yavaş ve zor olacaktır. Geçmişimizde bizi üzen insanlar, kötü anılar, maddi zorluklar hep blokaj oluşturacaktır. BU YÜZDEN İLK OLARAK AFFETME OLUMLAMALARI YAPILMALIDIR. Hayatımız boyunca geçmişimizde bizi üzen ve küstüğümüz insanların hayatımızda blokaj oluşturduğunu biliyor musunuz ? Ne yaşarsanız yaşayın geçmişteki herkesi kalben affetmeniz gerekmektedir. Kabul bu çok zor olabilir. Ama 1 ay içinde Hayatınızdaki mucizelere hayret edeceksiniz


- Olumlamaların her ay 1 konu üzerinde ve aynı olumlama metni üzerinde yapılmalıdır. Çünkü bilinçli yaptığınız olumlamalar 21. gün sonunda bilinçaltınız tarafında kabul görür ve hayatınızda Gerçekleştirmek için çalışmalara başlar. Bir olumlamayı 3 gün yapıp bırakırsanız hiç bir fayda etmeyecektir. Ya da 2 farklı olumlama yaparsanız enerji kanalınızı dağıtırsınız.


- Olumlama sesli bir şekilde, yavaş tempoda, hissederek yapılmalıdır. Sabah ilk uyandığınızda ve gece yatmadan 2-3 er kere yapılan olumlamalar bilinçaltına daha fazla ulaşırlar. Kendinizle yaptığınız bu konuşmalar bir süre sonra içsel egonuzun size inandırdıklarını silecek ve yerine yenilerini koyacaktır. Bilinçaltına kodladığınız yeni söz ve düşünceler inançları yeniler ve çekim yasasını harekete geçirir.


- Olumlamaları Ses kaydı haline getirip gün içinde dinleyebilirsiniz. Yaptığınız ses kaydını uyurken, çalışırken, kitap okurken dinleyebilirsiniz. Ses rahatsız olmayacağınız seviyede normal düzeyde olabilir. Zaten dikkatiniz başka yerde olacağı için SUBLİMİNAL etkisi yapacak ve bilinç daha kolay kırılıp bilinçaltına ulaşacaktır. Sakın bilinçli olumlamaları bırakmayın. Sadece ses kaydı ve subliminal telkin dinlemek çekim yasasını dağınık çalıştıracaktır.


- Yine gün içinde belirli kalıpları tekrarlayabilirsiniz. Örneğin o ay içinde "Bolluk ve bereket" olumlaması yapmaktasınız. yaptığınız çalışmalarla beraber boş zamanlarınızda yada dışarıdayken sadece "bolluk, bereket, para" diyerek veya tekrar edilerek odaklanma sağlanabilir ve bu kesinlikle faydalıdır.


Bir süre sonra görmeye başlayacaksınız ki, çevrenizde size olumsuzluk veren kişiler gidecek, yerinde sizin düşüncelerinizi destekleyen insanlar gelecektir. Geçmişte istemeden yada isteyerek söylediğiniz olumsuz sözcükler yerini olumlu ve yapıcı sözcüklere bırakacaktır.


İnançlarınızı değiştirmek için bu 1 er aylık çalışmaları yapın. Sakın olumsuzluğa kapılmayın...


Çünkü işe yarıyor...

ALLAH'IM KONUŞ BENİMLE....














Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:
"Allahım! Konuş benimle!"




Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde
en son şarkısını söylüyordu. Ama adam çayırkuşuna
hiç kulak vermedi ve yakarmaya devam etti:
"Allahım! Benimle konuş!"




Az sonra hava aniden kapandı, gökgürültüsü
ve şimşekle birlikte kuvvetli bir yağmur başladı.
Fakat adam bunlara hiç aldırış etmedi,
yakarmaya devam etti:
"Allahım! Seni görmeme izin ver!"




O böyle yalvarırken, sağanak yağmur
sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını
adamın evine kadar taşımaya başlamıştı.
Fakat adam bu manzaraya aldırış bile etmedi.
Her gün gördüğü birşey değilmiydi bu?
Yalvarmaya devam etti adam:
"Bana bir mucize göster Allahım!"




Böyle yalvarırken, yakınlardaki
evlerden birinden yeni doğmuş
bir bebeğin ağlayışları geliyordu kulağına
ama o bunu da farketmedi.
Üzüntüsünden ağladı, ağladı...
" Cevap ver bana Allahım!
Burada olduğunu bilmemi sağla!"




Tam o an, bir kelebek gelip
adamın koluna konmuştu.
Ama görmemekte, duymamakta
ve bilmemekte ısrar eden adam öbür eliyle
kelebeği iteleyip kovdu. Sonra da:
"Allahım!" Neden, neden bana
bir cevap vermiyorsun?"
diye ağlayıp, yakınmaya devam etti...

27 Aralık 2009 Pazar

İSLAM VE EŞCİNSEL OLMAK.......






MURAD ESİN..

Bu konuda yazmayı uzun süreden beri düşünüyordum. Ali ile konuşurken akademik bir yazı olması üzerinde durmuştuk ancak son Ahmet Yıldız’ın öldürülmesi olayı ve başörtüsü ile ilgili yazdığım bir yazıya yapılan yorum nedeniyle uzun bir akademik çalışma yerine bu makaleyi yazmaya karar verdim.
Öncelikle bu yazının amacı kendilerini Müslüman olarak niteleyen ve eşcinsel olanlara ulaşmaktır. Onların içlerinde yaşadıkları karmaşa ve başta aileleri olmak üzere çevreleri ile yaşadıkları sorunlara küçük de olsa bir düşünsel katkı sağlamaktır. Bu yazının amacı fetva vermek değildir ya da olanı değiştirmek hiç değildir. Yazılacakların hepsi İslam diniyle ilgilidir ve bir yorumdur. Din de görecelidir ve yorumu, anlayışı ve uygulaması insanlara göre değişir. Bu nedenle sert dini uygulamalar uygulayanların anlayışını gösterir ve genel hakkında bağlayıcı değildir.
Yukarıdaki kısa açıklamadan yola çıkarak öncelikle şunu belirteyim hiç bir Müslüman, buna bu dinin Peygamberi dahil, Tanrı adına karar veremez. Bu bağlamda insanların cennete ya da cehenneme gideceklerine ancak Tanrı karar verir. Ve Tanrı’nın kutsal kitabında sözlerine dayanarak O’nun bağışlaması ve affetmesi karşılığında O’na eş bir başka ilah koşulmaması, bir cinsiyet addedilmemesi ve eş ya da evlat sahibi olduğu şeklinde bir tanımlama ile yaklaşılmaması dışında ve öteki canlıların haklarına tecavüz edilmemesiyle birlikte, Tanrı bağışlanma dileyen herkesi affedeceğini söylemektedir. Burada Tefsir bilimine girmeyeceğim. İsteyen herhangi bir Kuran mealinin girişinden rahmet ile ilgili ayetleri bulup okuyabilir. Buradan yola çıkarak eşcinsel olmak, hemcinsinden hem fiziksel hem de ruhsal olarak hoşlanmak bir Müslüman’ı dinden çıkarmaz, kafir kılmaz. Bir Müslüman eşcinsel olup da ibadetlerini yapabilir. Yukarıda belirttiğim gibi Tanrı’nın tekliğini, peygamberlerinin varlığını, kitapların hak olduğunu, meleklerin var olduğunu, kaderin ve hayr ile kötülüğün Tanrı’dan geldiğini kabul eden herkes Müslüman’dır. Bu imanın şartları arasında karşı cinsten hoşlanma zorunluluğu yoktur. Hiç bir kimse Tanrı adına karar vererek bir eşcinselin cehennemlik olduğu ya da dinden çıktığı yönünde karar veremez. Hele öldüremez. Bir masumu öldüren Tanrı tarafından tüm insanları öldürmüş olarak kabul edilir ve hesap günü en ağır ceza ile cezalandırılır. Eşcinsel olmak Kuran’da genel olarak bir suç olarak görülüp cezalandırılmamıştır. Ne Kuran’da ne Sünnette eşcinsel olunduğu nedeniyle bir ceza mevcuttur. Zina için cezalar vardır. Ancak recm Kuran’da yoktur. İran’daki eşcinsellerin idamı tümüyle İran’ın kendi uygulamasıdır. İslami anlamda Kuran ve Sünnetle alakası yoktur. İslam hukukun ilk iki temel kaynağı Kuran ve Sünnettir. Bazı din adamları yüzyıllar öncesinden yaşadıkları çevre şartlarına ve kültürel yapılarına dayanarak yaptıkları kıyaslar sonunda bazı cezalar hükmetmişlerdir. Ancak bunlar görecelidir. Ve 21.yy’da kabul edilemez. Kültürel yapının İslam hukukunun öteki iki kaynağı olan Kıyas ve İcma ile doğrudan etkisi vardır. Bu bağlamda eşcinsellik için hiç bir ceza atfedilemez ve eşcinseller cezalandırılamaz. Hele kaldı ki İslam hukukunda bireylerin kendi başlarına Kuran ve Sünnet hükümlerini uygulama hakları hiç yoktur. Böyle bir hareket terör ve bozgunculuk olarak Kuran’da Tanrı tarafından kabul edilmiş ve işte bu hareketleri yapanlar için Tanrı en ağır cezaları uygulayacağını şiddetli bir şekilde belirtmiştir.
Kuran’da anlatılan Lut peygamberin kavmi ile ilgili hikayenin de bu anlamda değerlendirilmesi gerekir. Kavmi, Lut peygambere inanmamıştır. Bu kavim için herhangi bir değer yoktur. Sokakta yürüyen erkeklere bile saldırıp tecavüz etmeyi olağan gören bir yapıları vardır. Haddi, insanlık sınırlarını aşmışlardır. Ve Tanrı onları bu nedenle cezalandırmıştır. Kuran’da bu kıssa anlatılırken kullanılan “Onlar kendilerinden öncekilerinin yapmadıkları şeyi yaptılar” tabiri ırza tecavüz ve saldırı yönünden anlaşılmalıdır. Bir insan kimsenin hakkına bir tecavüz etmeden yaşadığı sürece bir problem olmaz. Kaldı ki İslamiyet sadece şart olan namaz, oruç ve zekat ile sınırlı değildir. Eşcinselleri kınayan ve dindışına çıkmış olarak görenlerin kaçta kaçı işlerinde doğrudurlar? Ne kadarı böbürlenmemektedirler? Ne kadarı dedikodudan uzaktırlar? Ne kadarı yalan söylememektedirler? Ne kadarı harcarken çok harcamadan kaçınmaktadırlar ya da cimri olmaktan uzaktırlar? Bu soruların kaynağı olan hükümlerin hepsi birer Tanrı buyruğudur ve 4 kitabın da temelidir.
Eşcinsel Müslümanların İslam’ı bu anlamda yeniden inceleyip, önyargılı olan çevre ve aileleri ile ulaştıkları sonuçları değerlendirmeleri gerekmektedir. Boş verip suçu başkasına atmak kolaydır. Herkesin elinde yaşadıkları şartları değiştirme olanağı mevcuttur. Önemli olan güçlü olmak ve pes etmemektir. Sevgi ve merhamet bizlere Tanrısal birer bağıştır. Birbirimize karşı sevgi ile yaklaştığımızda sanırım sorunları aşmakta daha rahat oluruz. Karşımıza elbette ki şartlanmış insanlar çıkacaktır. Ancak onlara kendi dayandıkları kaynakları temel alarak yaklaştığımızda sanırım onları yumuşatabiliriz.
Ve konuşmak. Buradan bir çağrı yapmak istiyorum. Yıllar önce asker eşcinseller için de o zamanlar Genel Kurmay Başkanı olan Hilmi Özkök ile buluşun, sorunlarınızı ve önerilerinizi doğrudan onunla paylaşın, Özkök Paşa anlayışlı bir insandır demiştim ve aynı çağrıyı yapmıştım ancak denenmedi. Ancak o zamanlar bir tek KAOS GL Derneği vardı. Şimdi de Org. İlker Başbuğ ile askerlik konusunda konuşma denenebilir. İlker Paşa da modern ve aydın görüşlü biridir. Şimdi birden fazla dernek var. Bir araya gelinip İslam ve Eşcinsellik konusunda Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’dan bir randevu istenebilir. Bardakoğlu hoca aydın bir din adamıdır. Hurafelerden uzak öz İslam’ı savunur. Kendisiyle oturulup toplumda var olan eşcinsel karşıtlığı ve bu karşıtlığın ve şiddetin dini esas olarak alınmasının önüne nasıl geçileceği konusunda öneriler sunulabilir.
Konuştukça, birbirimizi anladıkça daha güzel bir dünyada yaşarız. Dinlemezler demeyelim, anlamazlar demeyelim, kendimizi ne kadar anlatabiliyoruz ona bir bakalım. Düşman olmak kolaydır. Ancak nefret hiç bir sorunu çözmez. Kabul etmemek kolaydır ancak kabul etmediğimiz sürece kabul edilmeyiz.

MURAD ESİN

MY /I/ YOU KOMPLOSU....

ALINTI







Senelerdir internet üzerinde insan aklina karsi sürdülen bir operasyon var! Sürpriz bir sekilde, bu cok az kisinin dikkatini cekiyor gibi görünüyor. Henüz, herzamanki gibi aslinda tam burnunuzun dibinde. Yaklasik 1997 yilindan beri Illuminati grubu insanlari birbirinden koparma cabalarina baslamisti. Istedikleri insani arkadasliklara son verip gecmise gömmekti. O zamandir bildikleri ve bu zamana kadar uygulamay acalistiklari ise suydu; insanlar gruplasirlarsa kendi varoluslarina karsi bir tehdit olusturabilirlerdi. Her tip etnik, irksal veya grupsal haysiyet yok edilmeliydi. Cünkü bunlar insanlari birlikte tutardi! Bu birlesiklik olgusu küresel ve internasyonal devlet olma yolunda bir catisma teskil ediyordu. Bu nedenle kisa bir sürede, önceden olusturmus olduklari, irksal, etnik veya cinsel farkliliklari ortadan kaldirmaya basladilar. Irkcilik, sexism, homofobia gibi konular halen aktif gibi görünselerde yavas yavas cikarilan yeni kanunlar , TV ve medya propagandasi sayesinde yok edilmeye baslandi. Hernasilsa yokedilen bu olgulara bagli olarak yeni bir birlesim olusmaya baslamisti ve varoluslarini ayni sekilde tehdit etmekteydi. Insanlar halen materyalist paylasimlarda bulunuyorladi ve bunada izin verilemezdi. Bu tip paylasimlarda yine insanlarin arasindaki irksal, etnik veya cinsel bagin güclenmesine neden olabilrdi. Gamma Knife isimli, Antartika altinda gizlenen devasa bilgisayar bunu 1995 siralarinda tasdiklemisti. Ayni bilgisayar sorunun cözümü icinde bir program sunmustu! Programa “My/I Project” denmisti. Basitce esi görülmemis bir bencillik tüm materyalistik ögelerle bagdasacakti. Beyninize kazircasina kullanilan kelimeler bilincaltiniza etki etmeye basladi. İlk cikan kelime ise: “MY”, MYspace.com, Mymsn.com, MYyahoo.com, Myfm, Radio Mydonose, Myaol.com.....
Myspace in tanitimi ile cok güclü fakat bir o kadarda kullanicilarini aptallastiran bir sistem ortaya cikmisti. Yani bir web sitesi yabancilarla paylasim icin olusturulmus, kisisellestirilmis gibi görünüp pek öyle bilincaltini etkilemeyen “my” ismi altinda insanlari bencillige itmeye baslamisti. Egerki Myspace paylasim icin acildiysa, peki o zaman ismi neden “Myspace” (benim yerim)? Ismin aslinda “Ourspace” (Bizim yerimiz) olmasi gerekmezmiydi? Olamaz, cünkü bunlari planlayanlar bencilligin ön plana cikmasi icin ugrasiyorlar. Buna bagli olarak, sitenin gösterilen amaci (paylasim) ile kendisine koyulan isim (paylasmayin) bir anlasmazliga yol aciyor ve birbirlerini iptal ediyorlar. Sonucta birsey olmuyor. Yani paylasimda olmuyor. Bugün Myspace te kayitli milyonlarca kullanici asla “gercek” bir dostluk ve paylasim olusturmamakta. Hepsi sadece yalandan bir siber alem olarak kalmakta ve insanlar arasinda sadece mantiksiz bir halat cekme yarisi olusturmakta. Gereksiz oyunlarla zamaniniz yok edilmekte. Iste paylasimdan kastedilende “kendiminkini” paylasiyorum oluyor. İsin gercegini bu tip sitelerin gösteris dolu, aldatici, orta sinif kullanici sayfalarina bakarak görebilirsiniz. Bir sürü sanal “friends” ve aslinda neredeyse hicbiri ile gercek bir arkadaslik kuracaginiz yok! Ayrica bircok kullanicidada kimde daha cok “friend” var yarisi dahi olabiliyor. Kullanicilar üzerinde uygulanan zihin-savasini görmek aslinda cok kolay ve “gercek” arkadaslik konseptinin yerini “arkadaslik bencilliktir” almakta. Aslinda gercek arkadslik sadece gercek paylasim ile olusturulabilir. Bu sitelerde ise bu imkansizdir. Bu tip sitelerin basarisi ile tüm Illuminati bazli ürünler, medya ve servislerde beraberlerinde geldi. Aslinda sayisiz örnek var ancak yaziyi kisa tutmak icin sadece radyo istasyonlarindan bahsedecegim. Bilimsel olarak Müzik arkadasliklarin kurulmasinda önemli bir etkendir. Müzik tarihte, baglayici bir ritual olarak, toplumda güclü ve anlamli iliskilerin olusmasini saglardi. Sizce Illuminatinin bu paylasimi sabote etmesi ve radyo müzigini bencillestirmesi bir hatamidir??? Nasil oluyorda 5TL lik bir radyo ile bile bedavaya dinleyebildiginiz bir MYdonose veya Istanbul Fm deki MY Radio “MY” (benim) olabiliyor?? Cevap su: radyodaki müzigin paylasimi dahi baskalri ile bag olusturabilir ve bunada izin verilemez. Günümüzde en cok paylasma tecrübesi yasadigimiz radyo dahi “bencil” yapildi. Bana göre arabasinda MYradio dinleyenler herhalde bu kanali dinleyenin o an icin sadece kendilerinin oldugunu zannediyorlardir. Bu nedenle insanlar arasindaki müzik bagi kopartildi. Bir discoyu ziyaret eden dinledigi sarkilarin baskalari tarafindanda dinlendigini ve nasil farkli bicimde lanse ettiklerini görünce, bir nevi ölümcül düsmanlik ve yabancilik hissi ortaya cikacak. Cünkü onlar “Onun” sarkisni dinliyor! Evet yanlis okumuyorsunuz, Illuminati sizlerin müzikle olusan dogal baginizi yoketmek istiyor.
Haydi bir daha derine bakalim.....
Ikinci kelime: “I” (Ben)
IPhone, ITunes, IPod.... Yani anlatmama gerek varmi yoksa anlamaya basladinizmi?
Müziginizi paylasarak arkadaslik baglari kurmaniza izin verilmiyor! Iste bu yüzden sizin müzik calarlariniza saldiriliyorki, bunu yapamayasiniz. Cünkü bu müzik “I” (Ben) icin. Baska kimse zevkini cikarmamali, benim (“I”) haricimde! Ve zihin savasi basarili idi. Cünkü “I”Pod ilk tanitildiginda artik müzik bencil ve gösterisli birsey oluvermisti. Bir düsünün, kimde bir “beyaz” kulaklik görseniz akliniza “I”Pod gelmiyormu? Bunu görüpte ayni seyi almak isteyeniniz olmadimi? Yani bencillige ilk adimi atmak ve “benim” (“I”) müzigimi dinlemek gibi bir düsünce olusmadimi? Bir gecede yeni müzikseverlerin IPod icin siralara girmesini cok etkileyici bulmustum . Walkman ve Discmanler zamaninda neredeydi bunlar? Ama hayir, bu “I” Music ve tipki Illuminatininde umdugu gibi hepsi bencilligin keyfini cikariyorlar. Ve ilk ciktigi andan itibaren günden güne Show a dönüsen tanitimi aslinda esas kullanim amacinin ne oldugu konusunu unutturdu. Tüm zihin-savasi sadece birkac taleple basladi ve bencillige kosanlar gerisini halletti.
Bir durun, peki insan baglarini olusturan en önemli seylerden bir digeri nedir? Konusmak! Sizi sardilar, “IPhone”! Simdi bu cihazin neden telefon olmak haricinde bir sürü ivir ziviri oldugunu anlayabiliyormusnuz? Icerisi birsürü bencilligi tetikleyen programlar veya oyunlarla dolu, bu sayedede digerleri ile konusmaniz en aza indirgeniyor. Bu konuda bir hata yok, tesadüfte! Hic hayattaki “gercek” dostluga ne olduguna dair düsündünüzmü? Gercek sevgi, gercek dostluk, gercek mutluluk? Zihniniz saldiri altinda. Iliskilerin temeli olan paylasima karsi olan bir savas yapiliyor. Bugünden itibaren icerigi “Me, My, I” olan tanitimlara daha fazla dikkat edin. Hayatiniza ve mutlulugunuza karsi yapilan bir savas oldugundan daha azini zannetmeyin. Atilan yemlere kanmayin. Sizlerin aptal ve oldugunuzu ve bu tip absurd isimlerin manasini cözemeyeceginizi saniyorlar. Myspace, Myaol, Mymsn, Myradio, Itunes, Ipod, Iphone, YOUtube, I love MY...... vb. Ben hatali birsey yazmiyorum ve bunu kendinizde görebiliyorsunuz. Artik biliyorsunuz.




Bu arada eee ya facebook icin ne diyeceksin diyenlere:
Egerki bir marka Büyük harfle yazilirsa marka olur! Ancak egerki tüm harfleri kücük yazilirsa kisisellesir. Yani "Süt", maddenin kendisidir yani ismi ama "süt" ise ürünün kendisidir!


Egerki Facebook yazilsaydi bu kadar ilgi olmazdi! Bilincalti merketing!!

26 Aralık 2009 Cumartesi

ALIŞKANLIK VE 21 GÜN KURALI...........











Alışkanlıklar beyinde 20 günde oluşmaktadır. 20 gün boyunca aynı şeyi yapan insan 21. günde alışkanlık kazanmış olur. Tıpkı sigara alışkanlığı gibi.



Araba kullanmaya başladığımızda vitesi, debriyajın yerini, sinyali verirken düşünürüz ama belli bir süre sonra beyin bunu otomatiğe bağlar hani kişisel gelişim kitaplarında hep yazar ya 20 gün aptalım diyen, 21. gün aptal olur.



Alışkanlık, bir halata benzer. Her gün bir lifi örer ve sonunda onu koparamayacak kadar güçlü yaparız.
Horace Mann


Alışkanlıklar bırakılmazlarsa, zamanla ihtiyaç haline gelirler.
St. Augustine


Alışkanlıkların zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur.
Benjamin Disraeli


Alışkanlıktan daha büyük bir şey yoktur.
Ovidius


Hiç kimse bir alışkanlığa veda etmek cesaretini gösteremez.
Balzac

İlk gördüğümüz zaman korktuğumuz nice şeyler vardır ki, zamanla alışır, hiç aldırmaz oluruz.
Aisopos

İnsan alışkanlıklarının çocuğudur.
İbn-i Haldun

Mademki alışkanlıklar hayatımızın en ileri gelen hakimleridir, öyle ise ne yapıp yapıp iyi birini edinmeye çalışmalıyız.
Francis Bacon


Tilki, derisinden vazgeçer de, alışkanlıklarından vazgeçmez.
Suetonius


21 GÜN KURALI
Sadece irade kullanarak alışkanlık değiştirme çabaları ancak kısa bir süre işe yarar. Sonra eski alışkanlıklara geri dönülür. Çünkü bilinç ile bilinçaltı çatıştığında kazanan daima bilinçaltıdır. Örneğin, siz bilinçli olarak sigarayı bırakmak isteyebilirsiniz ama bilinçaltınızda sigarayla ilgili olumlu bir kayıt olduğu sürece iradenizi kullanarak sigarayı bir süre bıraksanız bile bir müddet sonra yine başlarsınız. Bilinçli zihin dakikada dokuz düşünceyi bilinçli olarak algılayabilir; ama bilinçaltı bir dakikada 2.3 milyon bilgi parçacığını prosesten geçirir.
Olumlu ve olumsuz alışkanlıkların, yaşam deneyimlerinin, inançların belleği bilinçaltındadır.
Bir alışkanlığı ondan kurtulmaya çalışarak değiştiremezsiniz ama yeni bir alışkanlık yaratabilirsiniz. Kötü alışkanlıkları yok etmek, yeni bir şeyi öğrenmekten daha zordur. Yeni bir alışkanlığı yerleştirmek için 21 gün boyunca hiç ara vermeden tekrar gerekir. Çünkü yeni alışkanlığın zihinde ve hücresel bellekte kalıcı olarak yerleşmesi 21 gün sürer. Alışkanlıklar tekrarlana tekrarlana kazanılır. Yeni alışkanlığın da zihinde kalıcı sinir ağı “otoyolu” yaratması 21 gün tekrar edilerek oluşur. Zihniniz ve kaslarınız tekrar edilen bir şeyi otomatiğe bağlar. Dişinizi fırçalamak, yürümek ya da ayakkabınızı bağlamak için düşünmüyorsunuz değil mi?
Bireysel gelişim yolculuğunuzda bilinçaltınıza belirli bir olgunlaşma süresi tanımanız gerekir; bunu kuluçka dönemi olarak düşünün. Unutmamanız gereken, bu 21 günlük kuluçka dönemini hiç sekteye uğratmadan tamamlamanız gerektiğidir.

22 Aralık 2009 Salı

ENERJİNİZİ KULLANMAYI ÖĞRENİN...






Enerjinizi kullanmayı öğrenin" Prof. Yıldız Batırbaygil Beyin öyle bir güçtür ki.. Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum. İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız....ından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanı z ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın… Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz –onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor – Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu? Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yni dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz. Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir. Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir. Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın……. Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz. Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size g! eri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız. Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın. Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.. Yeter ki beynini şartlandırabilsin.. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum: Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş.. Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .Bazı insanlar ! vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi? Dün bitti.. Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de . Ama şu anımı biliyorum,ayağı m kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm. Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem. Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün. Dün, bugün,yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz. Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur. Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider. Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ? Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.. Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın. Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar. Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim. Trafik kazas Neden ? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ? Beyin öyle bir güçtür ki , in! san beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın
___MUHAMMED BOZDAĞ_______________

KELİMELERİN ÖNEMİ..........



Önemli enerji kaynaklarından veya tüketicilerinden biri kullandığımız kelimelerdir. Hayatımızı kullandığımız kelimeler yönetiyor. Kelimelerimizi biz yönetmezsek onlar bizi yönetecekler. Üç tür kelime kullanırız:


Nötr kelimeler: Bunlar, üzerinde hiçbir yük bulunmayan, hiçbir şeyi itmeyen veya çekmeyen kelimelerdir. Atom içindeki nötron parçacıkları gibi. Duygu yönü sıfır olan kelimelerden söz ediyoruz. Örneğin: Normal, sıradan, şey, iş, önce, sonra, gün, akşam vs. Bu tür kelimelerde hiçbir olumlu veya olumsuz çağrışım yoktur. İyi değildirler, kötü de değildirler.


Zayıflatıcı kelimeler: Bu kelimelere dilin doğasında olumsuz anlamlar, olumsuz duygular yüklüdür. Zayıflatıcı kelimelerle çirkinlikleri, kötülükleri tanımlarız. Bu kelimeleri her kullandığınızda enerji yükünüz azalır. Kelimeler tekrar edildikçe olumsuzluk yükü artar, kocaman bir duygu çöplüğü oluşur. Şu kelimelere bakın: Alçak, şerefsiz, adi, başarısız, çirkin, tiksindirici, pahalı, korkunç, zor, acı, öldürücü, kanlı, katil, tembel, eski vs.


Zayıflatıcı kelimeler onları dinleyenlerin zihinlerinde coşkuyu azaltan görüntüler oluştururlar. Bu kelimeleri kullandıkça psikolojik gücümüz azalır. Yüzlerce defa ´şerefsiz´ diyen insan, şerefsizleri aşağılasa da bir gün aşağıladığı şerefsizlerin arasında bulur kendisini. Lanet edenler çoğu zaman aslında kendilerine lanet ettiklerinin farkında değildirler.


Bediuzzaman -günümüz diliyle- ´Çirkinlikleri detaylı anlatmak temiz zihinleri bozar´ der. Kötü hikaye sadece dinleyenin değil, anlatanın da psikolojisini bozacaktır.


Küfreden çocuklarla arkadaşlık yapan çocuklar zamanla çok çirkin işler yapıyorlar. En ahlaklı yetişen çocuklar, küçüklüklerinde küfretmeyi öğrenemeyen çocuklar arasından çıkıyor. En saygısız çocuklar en çok çirkin kelimeyi en erken öğrenen çocuklar arasından yetişiyor. Eski Japonların ne kadar saygılı ve temiz konuşan insanlar olduğunu bilmelisiniz. Çünkü onların dilinde küfür kelimeleri yoktur. Yapılan bir araştırmaya göre, kullandıkları küfürlerin çirkinliği ve çeşitliliği bakımından içinde yaşadığımız kültür birinci sıradaymış. Niçin çirkin fıkralarla tahrip edilmemize izin veriyoruz?


Biz küfreden bir ecdadın torunları değiliz. Sokaklarımızda bazı insanların dillerine sakız yaptıkları kelimeleri duymak bile ürkütücüdür. Onlar kendilerini ne kadar aşağıladıklarının farkında bile değiller. Size garanti ediyorum. Küfredenler cinayet veya terörden başka bir alanda başarılı olamazlar. Cani çete üyelerine bakın. Onları konuşurken dinleyin. (Yine de dinlemeyin. Korkmaz Yiğit gibi vücudunuzun kimyası bozulabilir. Şayet dinlemek zorunda kalırsanız yukarıdaki notu hatırlarsınız.) Eşlerine zulmedenlerin konuşurken kullandıkları kelimelere bakın. Bu gerçeği kendi gözlerinizle göreceksiniz.


Zayıflatıcı kelimeler onları kullananları sevimsizleştirirler; onları zamanla nefret edilen varlıklar haline dönüştürürler.


Güçlendirici Kelimeler:Olumlu yük taşıyan güçlendirici kelimeleri her kullanışınızda ruhunuzun güçlendiğini görürsünüz. Dinleyen herkes güçlü kelimelerinizin etkisiyle sizde sihirli bir güç olduğunu sanır.


Güçlendirici kelimeleri kullandıkça manevi gücünüzün, özgüveninizin, coşkunuzun arttığını göreceksiniz. Bu kelimeler, onları her tekrar edişinizde sizi daha güçlü ve etkileyici gösterecek. Dahası mıknatıs gibi bir çekiciliğe sahip olacaksınız. (Bu paragraftaki güçlendirici kelimelerin altı çizilmiştir.)


Başarı için dayanma gücüne, cesarete ve özgüvene ihtiyacımız var. Küçük bir engel karşısında hemen ümitsizliğe kapılan, kendini çaresiz hisseden bir insanın durumu çok acıdır. Oysa büyük kelimeler hayatımızı aniden değiştirebiliyor. Öyle ki en zayıf olduğunuz anda güçlendirici kelimeleri beş dakika tekrar ederseniz tüm duygularınızı değiştirebilirsiniz. Zihniniz, duruşunuz, yüz hatlarınız değişir. (Bu paragraftaki zayıflatıcı kelimelerin altı çizilmiştir.)


Büyük ve güçlendirici kelimeler arasından en önemlilerini size aktarmak istiyoruz. Bu kelimeleri ve bunların eş anlamlılarını alabildiğine kullanın. Kendinizi ve yaptıklarınızı bu kelimelerle tanımlayın. Çılgınca tanımlayın:


Enerji yükü en fazla olan güçlendirici kelimeler:


Büyük, farklı, şimdi, hızlı, fırsat, harika, bedava, kazançlı, yeni, kolay, heyecan verici, kesin.


Diğer güçlendirici kelimelerden bazı örnekler:


Sır, başarı, zafer, yapmak, cesaret, saygı, önem, sevgi, saygı, barış, oyun, gülmek, yardım, vermek, yükselmek, eğlenmek.


Bu kelimelerin her birinin eş anlamlısı olan onlarca kelime bulabilirsiniz. Büyük kelimeleri diğerlerinden ayırmalı ve onları her fırsatta yüzlerce kez tekrar etmeliyiz.


Eş anlam açısından size bir örnek vermek istiyorum. ´Büyük´ kelimesinin yaklaşık eş anlamlıları arasında ´Heybetli, kocaman, koskoca, çaplı, cesametli, devasa, muazzam, çarpıcı, azametli, ihtişamlı, muhteşem, şahane, haşmetli, görkemli, göz kamaştırıcı, göz alıcı, yüce...´ gibi kelimeler yer alır.


Bu kelimeleri kullanarak kendinizi tanımladığınızda neler hissetmeye başladığınızı, gücünüzün nasıl devleştiğini göreceksiniz: İsterseniz bunu hemen şimdi yapın ve nasıl kudretli bir padişaha dönüştüğünüzü görün:


´Kendimi muhteşem hissediyorum. İnanılmaz harikalıkta işler başardım. Ben son derece güçlüyüm. Son derece başarılıyım. Harika bir insanım. Başarmak çok kolay. Ne kadar zevkli işler yapmışım! Şimdi mükemmelleşiyorum. Azamet ve heyecan kuşatıyor beni. Gücün ruhumda dolaştığını görüyorum.´


Bu sözleri, bunlara benzer cümleleri kendiniz hakkında yüzlerce kez tekrar edin. Kanatlanıp uçmaya başladığınızı göreceksiniz. ´Hayır yalan söylüyorsunuz´ diyecek size çevreniz. Ruhunuzun derinlerine fısıldayan şeytandan aynı olumsuz telkinleri işiteceksiniz. İnsanlar kendi yalanlarının kurbanı oldular. Yıllarca kendimize yalanlar söyledik. Güçsüz olduğumuzu, bahtsız ve başarısız olduğumuzu söyledik. Şimdi söylediğimiz bu yalanların esareti altında inliyoruz. Ne olurdu birileri çocukken bize bizi uçuracak yalanları nasıl söyleyeceğimizi öğretseydi.


´Sevinçten coşuyorum´ derseniz yalan mı söylemiş olursunuz? Eğer bu sözü söylemeye devam ederseniz idam sehpasında bile sevinçten coşarsınız. Eğer ´sıkıntıdan içimi kemiriyorum´ demekte ısrar ederseniz padişah koltuğunda ölüm acısı yaşarsınız. Tekrar ediyorum. Kendi yalanlarımızın kurbanıyız. İnandığınız tek doğru vardır. O da mutlak olan doğru değil, kendimize ısrarla söylediğimizdir. Hangi yalanı kendinize ısrarla söylerseniz tüm ruhunuz ona inanacaktır. Alt bilinciniz neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. Sadece ona en çok söylediğinizi doğru kabul eder. Bizim tek doğrumuz kendimize ısrarla söylemeye devam ettiğimizdir.


Kendinize kırk gün deli olduğunuzu söylerseniz gerçekten deli olursunuz. Kırk gün akıllı olduğunuzu söylerseniz gerçekten akıllı olursunuz. Ona ne olmak istediğinizi söyleyin. Beyniniz olmak istediğiniz gibi olmakta zorluk çekmeyecektir. Her renge girebiliriz, her farklılığı ustalıkla başarabiliriz.


Bu bölümü tekrar okuyup üzerinde düşünmenizi öneriyorum. Coşkunuzu geliştirdiğinizde sahip olduğunuz enerjiyi kullanarak nereye gitmek istediğinizi belirlemeniz gerekecektir. Hedefiniz nedir? Kaderinizi yönlendirmenin yolu hedefinizi belirlemekten geçiyor. Gelecek bölümde hedef üzerinde çalışmaya hazır mısınız? Kainat gemisinin kaptanı soruyor: ´Nereye gitmek istiyorsunuz?´

19 Aralık 2009 Cumartesi

ÖLÜM DÖNGÜSÜ......



"Hatırladığım ilk şey telaşlı bir kadın sesiydi:

Nabız alamıyorum! Nabız alamıyorum!
Halbuki, kendimi çok iyi hissediyordum. Hiç bu kadar iyi hissetmemiştim hatta, sağlıklı, sakin ve canlı...fakat hala bir şey göremiyordum, bir sürü insanın konuştuğunu duyuyordum...ama umursamadım...kendimi bıraktım...

Sonra uyandığımdaysa kendimi bambaşka bir yerde buldum, yalnız olmadığımı biliyordum ama yine de net göremiyordum, yoğun, koyu bir sis içindeydim, bir bekleyiş içindeydim, sanki uçağınızın kalkmasını veya inmesini beklersiniz ya, öyle...burada olmak çok doğal geldi bana...önce veya sonra kavramı yok olmuştu, her şey bugün, geçmiş, gelecek aynı andaydı...

Birden arkamda muazzam bir gümbürtü koptu, bir ışık fırtınası gözümün önüne doğru geliyordu.. ben ışığın merkezindeydim, ışık sis dahil her şeyi süpürdü, kainatın sonuna kadar ulaştı, ve kat kat oldu..sonsuz sayıda katlar olmuştu.. ışık yüzlerce güneşten bile daha parlaktı ama gözlerimi yakmıyordu..daha önce bu kadar parlak, altın gibi bir ışık hiç görmemiştim, ve bu ışığın sadece sevgi olduğunu hissettim farkettim...çok güvenli ve kutsal bir ışıktı... Tanrı'yı görmediğim halde bunun Tanrı'nın ışığı olduğunu anladım, Tanrı sözcüğü bile bu muazzam ışığı tarifte yetersiz kalıyordu, beni yaratanla birlikteydim, ışık bana doğru yöneldi ve beni kuşattı, sadece benim için oradaydı..

Hiç konuşma duymadığım halde ışık bana bilgiler verdi, İngilizce veya başka bir dilde konuşmadık, konuşmaktan daha kolay, daha net bir şeydi, matematik veya müzik öğrenmek gibi, ölümsüz hayata dair, vaktiyle güldüğümüz, klişe soruların cevaplarını öğreniyordum neden buradayız? Hayatın anlamı nedir? Sevgi. Niçin buradayız? Öğrenmek için. Sanki daha önce bildiğim ama sonradan nasılsa unuttuğum şeyleri hatırlıyordum..
Sonra, bu heyecanlı, öğrenme faslına ara verildi, hiçbir söz duymadığım halde dünyaya dönmem gerektiğini anladım, korkmuştum, tüm bunları bırakmak? Tanrı'yı bırakmak? Eski yaşamıma geri dönmek? Fakat kalmak elimde değildi...gidiyordum, içimdeki bir şey beni bedenime geri götürüyordu.

İşte ilk kez bedenimi o zaman gördüm, ve ilk kez bedenimin artık benim bir parçam olmadığını farkettim. Yukarıda bir yerde durmuş, aşağıda duran bedenime bakıyordum...vücuduma bakarken sanki yaz gelmiş de artık ihtiyacımın kalmadığı kışlık paltoma bakıyormuş gibi bir minnet duygusuyla baktım...çok işime yaramışta ama artık ona ihtiyacım yoktu...benliğim, özüm, bilincim, hatıralarım, bu bedenin dışındaydı....

ALINTI

17 Aralık 2009 Perşembe

NE EDERSEN KENDİNE.....




Mevlana Hazretlerinin Güneşi, Şems-i Tebriz’i bir sözünde şöyle demiştir:


‘’Tüm kâinat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir.’’ Zahir ve batın her ne varsa insanın kendisinde, özünde vardır. Dışımızda olan her şey, içtekinin ve özündekinin, perdeye yansımasıdır.
Tüm oluşlar, senin sesinin tekrar sana yankılanmasıdır. Senden evrene yayılacak olan titreşim hangi frekans üzere senden çıkarsa, yine ayni frekansta ama bir kartopunun dağdan aşağı yuvarlanırken dönüştüğü bir çığ gibi sana dönecektir.
İşte bu yüzden evrene yaydığımız titreşimin frekansının, pozitif olmasına özen göstermeliyiz. Eğer negatif olursa sen, senden çıkanların sana dönerken dönüştüğü çığın altında kalabilirsin. İşte bu noktada Besmelenin sırrı ortaya çıkmaktadır. Besmele senin özünde saklı olan âlemlerden, dışarıya (perdeye) yansıtacağın SESİN titreşimini, istenilen frekans düzeyine yükseltmektedir ya da düşürmektedir. İnsanın içinde muazzam bir güç gizlidir. Nefis terbiyesinden geçmeden bu gücü fark edenler, evrene yaydığı SESİN titreşiminin frekansını düşürmekte, bu gücün farkında olmayan aciz bir insan da, evrene yaydığı SESİN titreşiminin frekansını yükseltmektedir.

HOLİSTİK İNSAN.....




Holistik İnsan Modeli:
İlk dört modeldeki insanlar, egonun ağırlığını taşırlar ve “sürüngen beynin” denetimi altındadırlar. Her türlü olayı kendi çıkarlarına göre değerlendirirler. “Holistik insan” ise, egonun dar sınırlarını aşmış ve evrensel düzenle aynı frekansta titreşmeye başlamıştır. Diğerlerine göre beynini daha fazla kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, bunu “kendini geliştirme fırsatı” olarak değerlendirir. Kimseye ve hiçbir olaya kızmaz. “Bu, benim başıma neden geldi?” diye düşünür. Tipik söylemi, “Ben yaptım, suçlu benim, sorun bende, benim yüzümden oldu” şeklindedir.


Holistik insanın özellikleri


1 Beyninin en az yüzde 50'sini kullanır.
2 Evrendeki sırların, tıpkı yağmurun yağması ve güneşin doğması gibi “anlaşılmaları mümkün yasalar” olduğunu bilir.
3 Evrendeki bütün bilgilerin ve evrenin ana modelinin kendi bilincinde mevcut olduğunun farkındadır.
4 Enerji düzeyini ve titreşimlerini yükselterek, evrenin beş duyuyla algılananların dışındaki düzeyleri ile rezonansa geçer.
5 Bilincinin beynini nasıl yönetip-yönlendirdiğini bilir ve bu teknikleri uygular.
6 Evrendeki “bütünsellik olgusu”nun farkına varmıştır. Kendi iyiliğinin, evrendeki diğer her şeyin iyiliğine bağlı olduğunun bilincindedir.
7 Başına gelen her türlü olayı “kendisini geliştirebilmesi için sunulan fırsatlar” olarak değerlendirir ve “İyi ki her şey böyle” diye düşünür.
8 Karşısına çıkan her olumlu ya da olumsuz olay ile o konudaki bilgiyi deneyimleyebilmesi için karşılaştığını bilir ve hayatının sorumluluğunun tamamen kendi elinde olduğunun farkındadır.
9 Ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir; sadece görevini yapar.
10 İletişim ve eğitim tekniği olarak bilimi ve bilim dilini kullanır. Açıklar, anlatır, ikna etmeye çalışır. Zorlamaz, ceza vermez, tehdit etmez. “İtaat”i değil, “idrak edilme”yi hedefler.


HOLİSTİK NEDİR?


“Tam mesaj” ya da “tam kayıt” demek olan “hologram” kelimesinden türetilmiştir ve “eksiksiz bütünlük” anlamına gelir. Bizlere, var olan her birimin, evrenin bütün bilgilerine sahip bulunduğu gerçeğini açıklar. Holistik Düşünce; evrendeki her şeyin aynı bütünün parçaları olduklarını, birbirlerinden haberdar olarak tek bir sistem şeklinde hareket ettiklerini ve birbirleriyle ilişki, iletişim ve etkileşim içinde bulunduklarını ortaya koyar. Var olan her birim, diğerlerini etkileme, değiştirme ve yönlendirme özelliğine sahiptir. Bu nedenle de, en küçük bir birim bile gereklidir, önemlidir ve değerlidir.







ALLAH'DAN KORKMAK.........




"Allâh'tan korunun" ya da "Allâh'tan korkun"un anlamı, bu ismin müsemması bir gökteki tanrı olmaması nedeniyle şu anlamadır...
"El Esmâ"sıyla âlemleri yaratmış bulunan "Allâh" ismiyle işaret edilen, "Sünnetullah " diye tanımladığı biçimde âlemlerin oluşum ve gelişim sürecini meydana getirmiştir.


Burada kesin geçerli olan kanun, açığa çıkan "Esmâ bileşiminin", varlığındaki "El Hasiyb" ismi özelliği dolayısıyladır ki, sonraki aşamada öncekinin sonucunu yaşamasıdır! Kısaca, senden ne açığa çıkarsa düşünce ya da fiil olarak bir sonraki aşamalarda onun sonucunu, getirisini yaşarsın; demektir bu!


Bu duruma da "hesabı anında gören = Seriy'ul Hisab" veya "kesinlikle en şiddetli şekilde yanlış davranışın sonucunu yaşatan = Şediyd ül 'Ikab" anlamına uyarılar vurgulanmıştır. İşte böyle işleyen bir sistemde, çok düşünerek, bu şartlara göre tedbir alarak yaşamak, Allâh'tan korunmak veya korkmak diye anlatılmıştır.

16 Aralık 2009 Çarşamba

EŞCİNSELLİK.....




maalesef bugün eşcinselliği ilk önce eşcinsellerin kendisi günahkar görmektedirler. lanetli kabul etmekte ve cehennem ile neticeleneceğini düşünmektedirler. bu eziklik ve Kur'ana mesafeli duruş cehaleti getirmekte ve manevi ihtiyacın yeri hurafelerle doluvermektedir. korkmadan kulluk yapmak ve huzura ulaşmağa aslında en çok eşcinseller yakındır. Rahmet ve şefkatin kıymetleri ise onları en çok takdir edene verilir. bu ise biz eşcinsellere avantaj sağlar. eşcinselliği maneviyattan uzak görmenin uhrevi problemi dünyada da sosyal hayattan bir derece uzak yaşaması gereken marazlılar(!) olarak kendi içimizde ortaya çıkmaktadır. bu kabullerle gencecik ruhlar tamamen asılsız karamsarlıklara sürüklenmektedir.


eşcinsellik sıfatına sahip olan bir bireyin her hareketi ve fiili o sıfata uygun olmak durumunda değildir. dünya imtihanı gereği artılar ve eksiler elbette ortaya çıkacaktır. cinsel ilişki gibi yaşa bağlı dönemler eşcinsel dışındakiler için nasıl ise eşcinseller için de aynıdır. eşcinsellik hep varolageldiği için onu genç ve ateşli bir beden olarak düşünmek de hatadır. büluğa ermemiş ve cinsellik bilmeyen bir yaşın da, tamamen yüzü kabre dönmüş sevdiklerine kavuşacağını düşünen ihtiyarın da, sonu gözüne görünmüş bir hastanın da, hayatın dehşetli musibetleri başında patlamış bir bir musibetzedenin de eşcinsellik adına bu paylaşımlardan ayrı istifadeleri ve tesellileri vardır. onları kaldırıp yalnızca o dar kesimin haz ve zevkine dikkat ederek onları tatmine çalışmak elbette eşcinselliğe hizmet değil ihanettir. yani eşcinselliği salt genç cinselliğinin rengi olarak görenin eşcinselliğe hizmetinden bahsedilemez. tüm hata ve yanlış anlayışlarımızla birlikte bu kocaman kesimin parçası olarak ölece kabul görüp buyur edilmemiz çok güzel ve hayranlık vericidir. öyleyse burada tüm yelpazesi ile eşcinselliğe hitap eden tüm manaları birlikte almak gerekir.


bu durumda eşcinsellik +18 gerektirmez, ama cinsel ilişki, cinsel ilişki arayanlar için bir ihtar gerektirir.
GAYİSLAM SİTESİ..EFLATOON'dan alıntıdır..

ÖLÜM DİYE BİR ŞEY YOK....




ABD'li bilim adamından şok teori
12 Aralık 2009 Cumartesi, 00:14
Pek çok insan ölümden korkar, peki aslında ölümün olmadığı ortaya çıksa ne olurdu? Ya da başka bir deyişle aslında var olan tek mutlak gerçek ölümsüzlük olsaydı?


Huffington Post'un duyurduğunda göre ABD'li bilim adamı Robert Lanza
"biocentrism"adlı teoriksel yeni eserinde ölüm diye bir şey olmadığını iddia ediyor. Kuantum fiziğinin "hiç bir şey kesin değildir, her zaman başka bir ihtimal vardır" düşünce sistemine dayandırılarak üretilmiş teoride bir kaç yaşam ve boyut olduğu dolayısıyla bir multi-evrenin varlığından bahsediliyor.


Lanza teorisinde mutlak yokluğun olmadığını bu farklı boyut ver evrenlerde hayatın başka ihtimaller doğrultusunda devam ettiğini öne sürüyor. Beynin fonksiyonları için gerek duyduğu 20 wattlık enerjinin (vücutsal elektrik) ölüm anında yok olmadığı sadece başka bir boyuta kanalize olduğu fikri de teorisinin ana noktasını oluşturuyor. Çünkü bilime göre enerji yok olmaz veya yoktan var edilemez; özellikle de bizim "can" olarak tabir ettiğimiz yaşam enerjisi.


Aslında dinlerde ve felsefede var olan ölümden sonra hayatın farklı anlamda devam etmesi olgusuna benzeyen bu teori ölümü zaman, mekan gibi sınırlayıcı olgulardan sıyrılmak arınmak olarak tanımlıyor. Şu andaki bilincimizin sonsuzluğu anlayamacağıcı için kendisini zaman, evren gibi olgularla yanılttığını söyleyen Lanza benliğimizin vücuttan değil, enerjiden oluştuğunu ve bilincimizin vücudun süresini doldurduktan sonra da varlığını sürdürdüğünü anlattığı teorisi aslında "ahiret" olgusunu düşününce çok da yabancısı olduğumuz bir fikir değil.


Selin Kunt
skunt@haberturk.com

YARATICI,CENNET VE CEHENNEM İMAJI............




Gerçekten de Kuran’ı kendi dilimize yapılan çevirilerinden okuduğumuzda (Arap isek ana dilimizde okuduğumuzda) karşımıza sanki parmağını çıtlatarak ya da burnunu oynatarak dilediği her şeyi yapan veya yaratan bir “Yaratıcı” tablosu çizildiğini zannederiz. Bilmiyorum, belki de öyledir. Henüz görmedim (?).


Kuran’daki “Cennet” kavramını, tapınma anlamında ibadetler bedeliyle elde edebileceğimiz, bedava kalınan beş yıldızlı otellerin, günaha girilmeyen pornografik yaşamların ve sonu gelmeyen bir mide doldurma restoranlarının tanıtım reklamı zannederiz. Bilmiyorum, belki de öyledir. Gidip görmedim (?).


Kuran’daki cehennem kavramını da ibadetsizliğin bedeli olarak zehir zakkumla beslenilen, kaynaya kaynaya azap çekilen, cinsel organlar başta olmak üzere her azanın dibinden kesildikçe yeniden çıktığı ve yeniden kesildiği bir mekân olduğunu zannederiz. Bilmiyorum, belki de öyledir. Gidip görmedim (?).


Buradan görmediğim, gidip içinde yaşamadığım şeyler hakkında kesin bir şey söylemem mümkün değildir. Ancak Kuran’daki “Yaratıcı, cennet ve cehennem” ve tüm Kuran tasvir ve tanımlarının hiç yalan söylemeyen, görmediğini görmüş gibi anlatmayan, yaşamadığını yaşamış gibi bahsetmeyen “emîn bir zât”ın dilinden bize ulaştığına inanıyorum.


Bize ulaşan bilgi ve tanımların ne olduğunu hiç yorumlamadan, hiç tefekkür etmeden ya olduğu gibi kabul ederek yaşamaya devam edeceğiz ya da Kuran’ın baştan sona bizi düşündürmek için bize beyan edilmiş misaller olduğunu anlayıp, yaşamımızı hem düşünsel boyutta hem de pratikte haramdan kaçarak, helale yapışarak düzenleyeceğiz.


Kuran’ın tüm tanımları insan doğasında var olan şeylerden veya var olması mümkün olmayan şeylerden oluşmaktadır. Meselâ…


“Yoktan bir şey var etmek” insan doğasına ait bir özellik değildir. İnsan bir şeyi yoktan var edemez, bir şeyi de vardan yok edemez. İnsan doğası için mümkün olmayan yaratışı kim yapabilir? İnsandan daha üstün bir varlık yapabilir. Kuran, insanda olmayan bu özelliği kullanarak düşünmemiz için yoktan var edici “bir yaratıcı” tanımlaması yapar.


“Acı çekmek” insan doğasına aittir ve acısız bir yaşam düşünülemez. Acı olmazsa tatlıyı bilemeyiz. Tatlı olmazsa acıyı bilemeyiz. Acı çekmeyen bir varlık olabilir mi? Evet olabilir ve olmalıdır. O da insandan üstün bir varlıktır. Kuran insanın bu akıl yürütmesini esas alarak “acı” çekmeyen “bir yaratıcı” tanımlaması yapar.


Kuran… İnsanda olan veya olmayan özelliklerin üzerine bina ettiği tanımlar ile “Allah” isminin mânâsını düşünmemize ve “Allah” inancının orijinaline ulaşmamızı amaçlar.


Acı çekmeyen bir varlık, acının ne olduğunu bilemeyen bir varlık, çocuk doğurmanın sancısını bilmeyen, bin bir cefayla çocuk yetiştirmeyen, topraktan bir anda bir adam ve o adamdan da birden bir kadın çıkarıveren bir varlık. Cennette cennetin zevkiyle zevklenmeyen, cehennemde cehennemin acısıyla kavrulmayan insandan üstün bir varlık… Gerçekten de “acı çeken” veya “zevkler yaşayan” “ben”i nasıl anlar ki? Çok ilginç bir soru, çok müthiş bir tefekkür, çok yerinde bir yorum.


Bu sualin, bu tefekkürün, bu yorumun fazla teferruatına inmeden sadece şunu söyleyeceğim… Kuran’ın insan doğasından örneklemelerle anlatmaya çalıştığı Allah ile bizim anladığımız Allah, Kuran’ın insan doğasından örneklemelerle anlatmaya çalıştığı “cennet” ile bizim anladığımız cennet, Kuran’ın insan doğasından örneklemelerle anlatmaya çalıştığı “cehennem” ile bizim anladığımız cehennem hiç alâkasız olsa gerektir.


Kuran Allah’ı anlatıyor, biz O’nu sadece bizim gibi olmayan veya bazı özellikleri bizden üstün olan, canının çektiği her şeyi bir hikmete dayandırarak yapıp kılan kendisinden başka tanrı olmayan tek bir tanrı anlıyoruz. Şundan bir kez daha emin oldum ki biz Kuran’ın insana benzeyen ve insana benzemeyen kavramları kullanarak anlatmaya çalıştığı “Yaratıcı” imajının, “yaratma” imajının “cennet” imajının ve “cehennem” imajının vb.lerinin işaret ettiği “gerçekleri” düşünmüyoruz sadece “İMAJLARA İMAN” sendromunu yaşıyoruz. Kasıla kasıla “İMAJLARA İMAN” ettiğini övünerek anlatanlara “ehli iman” diyoruz… Kafasını kaşıya kaşıya “imajların işaret ettiği gerçekler”i yalan yanlış da olsa tefekkür etmeye çalışanlara “ehli dalalet” diyoruz.         KEMAL GÖKDOĞAN

SARI ÖKÜZ.......




Yaşlı bir çiftçi trafik kazasında mağdur olduğu gerekçesiyle, mahkemede savunmak yapmaytaydı.
Kazaya sebep olan nakliye firmasının avukatı sordu:


-Kaza yerine gelen polis ekibine "İyiyim" demediniz mi?


Çiftçi ifadesine başladı:
-Traktörümün arkasında besili ineğim sarıkız ile birlikte giderken, bu nakliye şirketinin kamyonu......


Avukat sözünü kesti;
-Ayrıntıları sormuyorum, yalnızca şu soruya cevap verin.
Kaza yerine gelen polis ekibine "İyiyim" Dediniz mi? Demediniz mi?


-Şimdi efendim, biz sarıkız ile birlikte giderken........


Avukat yine çiftçinin sözünü kesti ve hakime dönerek:
-Efendim, Bu adam kaza yerine gelen polis ekibine, kendisine durumunu sorduğu zaman "Çok iyiyim" demişti.
Şimdi aradan 3-4 hafta geçtikten sonra mağduriyetini öne sürerek, müvekkilimi dava ediyor.
Lütfen kaza sırasında iyi olduğunu söyleyip söylemediği konusunda ki soruma doğrudan cevap vermesini söyler misiniz?


Hakim:
-Bir dakika. Önce şu sarıkız hikayesini duymak istiyorum.


Çiftçi hakime teşekkür edip, ifadesini sürdürür:
-Bu nakliye şirketinin kamyonu traktörüme çarptığında, ben bir hendeğe, sarıkız başka bir hendeğe savrulduk.
Sersemlemiş bir halde yatarken, diğer taraftan sarıkızın yanık yanık böğürmelerini duyabiliyordum.
Belli ki çok acı çekiyordu.
O sırada hemen ordan geçmekte olan polis ekibi durdu ve memurlardan birisi gidip diğer hendekte yatan sarıkıza baktı.
1 - 2 dakika sonra da tabancasını çıkarttı ve inlemekte olan sarıkızı iki kaşının ortasından vurdu.
Ardından elinde dumanı tüten tabancası ile yanıma geldi ve bana "Sen nasılsın Amca" diye sordu.
Siz olsanız ne cevap verirdiniz?

YÜREK.............

ALINTI

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş
yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.
Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm
kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama
küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı
verip, öleceğini düşünüyordu.



ÖNEM VERMEK...





Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'


Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri
vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne
kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı
sanki akan gözyaşları temizleyecekti.


Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent'lik bahşiş duruyordu..

DEĞER..........




Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.
geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir
beyazın bir
zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden
değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.
Ayrılırken
ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi,
armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra
son nefesini
verdi.

15 Aralık 2009 Salı

YAZMAK..........


yazı yazmaya korkuyorum.daha önce okumuş olduğum çekim yasasıyla alakalı bu.dediğin ya da yazdığın ilerde karşına zınk diye çıkıverir.evrende boşluk yok,herşey birbirini etkileyip tepkilemede..bu evrende yaşıyoruz ama hala ne gibi bir sistem yumağına sahip bilemiyoruz.ektiğini biçmek herşey,ya da kader...bugün ne geldiyse başına dününde sen sebeb oldun buna,bugün de yapacakların yarını yaratıyor iyi ya da kötü olarak...durup düşünmek gerek..emin adım atamıyorsan çakıl çivi gibi olduğun yerde...düşün ve kılı kırk yar sonra bir adım at...
yoksa neleri çekersin kendine hafsalan almaz...

MAŞUK.........




gözbebeği; insanlarda yuvarlak,hayvanların çoğunda ise elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı,irise gelen ışığın miktarına göre değişir.karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini,aydınlık ve yakınlık küçültür.yani bu kararsız çember ışık varsa küçülür,ışık yoksa büyür.yakına bakarken de küçüldüğüne göre yakın olan aydınlıktır,aydınlıktadır.uzağın payına karanlık düşer.zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.aşık olunca da büyür gözbebeği;demek ki aşık olunan hep uzaktadır.aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için maşuka gözbebeğim diye hitap edilir.


Elif Şafak / Mahrem

MADE İN TURKEY....




Agora Oliveoil soap / 2005 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Gliserinli Oliveoil Soap / 2004 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Family Soap / 2004 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Innovation / 2004 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Fruits / 2004 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Antik / 2003 World Star Ödülü
Dalan Man & Woman / 2003 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Waves / 2002 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Dalan Roxy Toz Sabun / 2001 TSE Altın Ambalaj Ödülü
Diana Fruit Harmony / 2001 TSE Altın Altın Ödülü
Cindy Dream Flowers / 2001 TSE Altın Ambalaj Ödülü




HUNCA----------fonex                             

HAYATIN AMACI...........






Fulya Aykaç


Hayatın amacı nedir, diye düşündüğümüz oluyor mu? Neden Yaşıyoruz? Biz Kimiz? Ve bu gezegende ne yapmaya çalışıyoruz? Yetmiş veya seksen yıllık bir ömür; kendimizi, varoluşu ve evreni anlamak, onun yasalarını uygulamak için yeterli mi?
Tüm bu soruların yanıtlarını arayan insanlar; kendilerini tanımak ve hayatlarının hedefine ulaşmak için belli bir çaba içindedirler ya da varlıklarının derinliklerinde bazı kıpırtılar ve uyanışlar başlamıştır.
Hayatın amacı olgunlaşmak, yasaları anlamaya ve uygulamaya çalışmak ve hedefe varmaktır. “Ben hayatımın hedefini bilmiyorum ki.” demeyin; aslında ruhunun (iç varlığının) derinliklerinde herkes hedefini bilir. Hedefimiz; hayat planımızın gerçekleşmesidir. Hayat Planımız önceden, yine bizim tarafımızdan tespit edilmiştir ve gerçekleşmek ister.
İnsan, hayat planının dışına taşabilir mi? Bu pek mümkün değil, ama sık sık yan yollara sapabilir ya da yol ayrımlarındaki levhaları görmeyebilir. Oysa yol ayrımlarındaki levhalar ve oklar bize pek çok gerçeği ifade eder. Varoluşun ardı arkası kesilmez, dönüşümleri ve değişimleri, sanki kulağımıza evrenin en büyük sırrını fısıldar gibidir: “Kozmik süreç içindeki rolünü unutma. Sen bir enerji dönüştürücüsüsün. Tanrı senin aracılığınla evrenin yenilenmesini sağlıyor, tüm varoluşun değişimine katkıda bulunuyorsun.”


ENERJİNİN DÖNÜŞÜMÜ ve KRİSTALİZE OLMASI


Aslında evren yasalarıyla, tüm var olmuş olan hayatların amacı bir ve aynıdır: Maddenin dönüşümü, maddenin inceltilmesi ve enerjinin pozitife çevrilmesi. Eğer biz iç barışı, olgunlaşmayı (tekamül etmeyi) ve evrenin yasaları paralelinde yaşamayı gerçekten seçtiysek, bunu anlamamız iyi olur.
İnsanoğlu bu gezegende var olduğundan beri tüm manevi öğretiler bize “Kendini Tanı” derken, bu büyük gizi açıklamak istemiştir. Kendini tanıyan, duygularını, arzularını, isteklerini kontrol edebilen ve ihtiyaçlarını gerektiğince gideren, hiçbir konuda aşırılığa kaçmayan “Orta Yoldaki Makul Vicdan İnsanı”; maddenin dönüşümünü sağladığı gibi kendi enerjilerinin dönüşümüne de katkıda bulunur. Evren enerjilerini beden prizmasından geçirirken, onların şeffaflığını bozmaz ve adeta enerjiyi kristalize eder.
Enerjilerimizi bizim tekamül planımıza uygun şekilde dönüştürdüğümüzde, hayatla ve varoluşla aynı paralelde aktığımızda, bizden beklenen hizmeti vermiş olduğumuz için hedefimize de ulaşmış oluruz. Olgunlaşmaya, karşılaştığımız zorlukları yenmeye ve olayların dilini anlamaya çalışmadıkça; birbirini izleyen ve kapsamını gittikçe genişleten daha yüksek şuur durumlarını deneyimleyememiş oluruz.


İÇ HUZURU


Tekamül süreçleri ve evrenin ritmleriyle uyum içinde olmayan insan mutsuz olur. Gerçek mutluluk, idrakin genişlemesiyle gelen anlayış ve yapılması gerekenler yapıldıktan sonra duyulan huzurdur.
İç huzura kavuşmak isteyen her insan, hayatın amaçlarıyla bütünleşmelidir. Gerçek huzur ve doyuma ruhun barış içinde olmasıyla ulaşılır ki, bu da asıl varlığımızın isteklerinin deneyimlenmesine şuurlu olarak katılmak, daha doğrusu teslim olmakla kalıcı hale gelir.
Ruhun isteklerine şuurlu katılım demek; nefsi kontrol altına almak, madde cazibesinin etkisinde kalmamak, ruhsal yasalara (sevgi, saygı, merhamet, şefkat, hoşgörü, yardımlaşma-dayanışma) uygun yaşamak demektir.



MİDE YANMASI (EKŞİMESİ)......







Mide yanması 20 ile 50 yaş arasında birçok insanda görülen çok yaygın bir rahatsızlık. Midede yanma hissi yemekten önce, yemek sırasında ya da yemekten 2-3 saat sonra hissediliyor. Besinler, sindirim işlevinin bir gereği olarak midede ilk değişikliklere uğrayarak bağırsaklara gönderilmek için hazırlanıyor. Mide bu işlevi yerine getirirken iç yüzeyini kaplayan zarın altındaki salgı hücrelerini, besinlerin gerekli değişimini sağlamak üzere uyarıyor. Bu sırada oluşan bir dengesizlik, aşırı asit ortamına ve midenin kendini koruyamamasına yol açarak yanma hissine neden oluyor.


Büyüklerimiz midede yanma hissi duydukları zaman hemen bir lokma ekmek içi çiğnermiş. Ekmek içinin değil ama ağıza birşey atmanın doğru bir yöntem olduğunu belirten günümüz doktorları da az ama sık yemeyi öneriyorlar. Öğünleri küçülterek sık sık yemenin şikayetleri azaltacağını söylüyorlar.




Yemeğe daha fazla zaman ayırın. Ayaküstü değil, sofrada oturarak yiyin. Acele yemek mide işlevine zarar veriyor. Kendinize daha fazla zaman ayırıp yemek yemeyi bir zorunluluk değil de bir keyif anına dönüştürün.




Ağzınıza küçük lokmalar almak midenin sindirim için gerekli salgıları daha kolay üretmesine yardımcı olur. Lokmaları uzun uzun çiğneyin. Bu, midenizde şişkinlik ve ağırlık hissetmemenizi sağlar.




Sofradan tıkabasa doymadan kalkın. Mide boş bir torba olduğu için yemek yerken çiğnediğimiz besinler buraya ulaştıkça mide sürekli genişler. Eğer kemerinizi çok sıkmışsanız yanma hissi duymanız çok doğal. İçi dolu bir plastik torbayı düşünün. Tam ortasından bir ipi kemer gibi sıkıca bağlayın. Torba sağa ya da sola çekecek ya da aşağıya doğru sarkacaktır. Mide de aynı böyle... Bu nedenle ölçülü miktarda yemek yiyin.




Akşam öğününden hemen sonra damak kaçamakları yapmayın. Aksi takdirde mide gece boyunca çalışıp yorulur. Akşam yemeği ile uyku arası en az üç saat olmalı. Yani yemek yedikten en az 3 saat sonra yatın. Gece yatarken sağ yana dönerek yatmayın. Besinin mideye girişi sağ taraftan gerçekleştiği için yedikleriniz yeterince hazmedilemeyip mide borusunda yanma hissi oluşabilir.




Yemek yedikten sonra yere eğilmeniz gerekiyorsa dizlerinizi bükerek eğilin. Aksi takdirde mide işlevini gerektiği gibi yapamaz.




Yiyecek ve içeceklerin çok sıcak ya da soğuk olması mide sıvısına zarar verebilir. Bu nedenle yiyecek ve içeceklerin ılık olmasına özen gösterin.




Sigaradan uzak durun.




Yemekten sonra uzanmayın. Unutmayın, mide sıvısı yatay pozisyonu sevmez ve yanma hissi mide borusu yoluyla ağzınıza kadar gelebilir.




Bunlardan Uzak Durun




Hazmı kolay olmayan kızartmaları ve yağlı yiyecekleri sofranızdan uzaklaştırın. Ağır yağlı, fazla kremalı ya da soslu besinleri yemeyin. Çikolata, içerdiği yüksek dozdaki yağ ve kafein nedeniyle hassas mideye zarar vererek yanma hissine yol açıyor. Sütlü çikolata, daha az yağ içeren bitter çikolataya oranla daha tehlikeli olduğundan çikolata sevenler genelde sütsüz olanını tercih etmeli.




Kafeinli içecekler mide için çok zararlı. Kahve, çay ve kola gibi içecekler hassas mideyi yorar. Eğer mide yanmasından şikayet ediyorsanız ve kahve içmeden duramıyorsanız kafeinsiz kahveyi tercih edin.




Gazozlu içecekler ve asitli meyve sularını dikkatli için. Domates veya portakal suyu asitli olduğu için mide yanmasını şiddetlendirebilir. Bu nedenle sulandırarak ve balla tatlandırarak için.




Et suyu ile hazırlanmış çorbalardan uzak durun. Diğer çorbaları ise çok sıcak içmeyin. Ilınmasını bekleyin.




Alkol midedeki yanma hissini artırır. Hele mide boşken alkol kesinlikle almayın.




Çiğ soğan ve çiğ meyve de mide asidini artıran etkenlerdendir.




Şeker yemeyi seviyorsanız naneli olanları seçmeyin.




Mide ağrılarınıza son verecek sağlıklı ve dost besinlerle yemek yemenin keyfini çıkartabilirsiniz...




Karnabahar : Haşlanmış karnabahar, mideyi asit saldırılarından koruyarak tüm sorunları giderebilir. İçeriğinde bulunan gefarnato maddesi ülser ilacının hammadesi olarak kullanılıyor.




Lahana : Lahanayı çiğ olarak yemeyi tercih edin. İnce şeritler halinde doğrayıp salata yapın. Meyve presinde lahananın suyunu sıkıp aynı miktarda elma suyu ile karıştırın ve için. Lahana, ülser ve gastrit ilacı olarak biliniyor. Dörtte bir lahanayı yıkayıp kalın şeritler halinde doğrayın. 1 kerevizi soyup doğrayın. 1 havucu temizleyip dilimleyin. Lahana, kereviz ve havucu katı meyve presinde sıkıp sabah akşam suyunu için.




Patates : Çiğ patates suyu mide yanmasının doğal ilacıdır. Patatesi soyup katı meyve presinde suyunu sıkın. Su,havuç suyu ya da kereviz suyu ile karıştırıp için.




Elma sirkesi : Salatalarda ya da mezelerde elma sirkesi kullanın.




Maden suyu : Mide asidinin büyük bir bölümünü etkisiz hale getiriyor.




Ispanak : Ispanağı buharda pişirin ya da haşlayarak tüketin. Taze yapraklarını salata olarak yiyin.




Zeytinyağı : Çiğ olarak kullanıldığında besinlerin midede kalma süresini azaltıyor ve yağların sindirimi için safra salgısını artırıyor.




Baklagil : Fasulye, bezelye ve mercimekte bulunan bioflavionid maddesi, midenin koruma faktörünü artırıyor.




Muz : Mideyi seven meyvelerin başında geliyor. Ara öğünlerde birer muz yemek, midedeki yanma hissini ortadan kaldırabilir. Muz, mide enzimleri ve hücrelerinin üretimini de artırıyor.




Kızarmış ekmek : Midenin salgıladığı aşırı asidi kurutarak yanma hissini gideriyor.




Meyankökü : Güçlü bir mide koruyucusu.Yapılan son araştırmalara göre midedeki aşırı asitlenmeyi azaltıyor.