25 Aralık 2010 Cumartesi

MISIR PİRAMİTLERİ...

Mısır piramitlerini ilk okuduğumda daha henüz lise çağlarındaydım. O zamanlar o yapıların ne kadar büyük olduğunu anlamazdım. Cahillik işte... Fakat birçok piramitin inşa edilmiş olması sayılarının çok olması kafamı bulandıran bir mesele oldu zamanla. Bu insanlar aptal mıydı? Neden o koca piramitleri yaptırıyorlardı ve neden piramit. Mesela neden bir dikdörtgen değil yada başka bir şekil. Bu sorular sıralanıp gidiyordu. Bugün bile bilim adamları halen piramitlerin sırlarını çözebilmiş değiller. İnsanlara sadece pop kültür bilgiler vererek bir takım gerçekleri saklamaya çalışıyorlar diye düşündüm. Ama sorularım cevapsız kaldı.
Bir gün fakültede dergileri kolaçan ederken elime 2 sayfalık bir derginin eki geldi. Enerjinin mahiyeti üzerine yazılar vardı ve oradaki sivrilen yapılardaki enerji kordonu oluşturma meselesi sorularımı tekrar gün yüzüne çıkardı. Piramit yada koni yada kubbemsi şekillerin tümü. Enerji tepe noktasında birleşiyor ve kendince bir tayf oluşturuyor. (Bu aralar sanırım Ahmet Maranki o ölçümleri yapmış ve ispatlamış). Mısırlılar piramit yapı inşa etmişler. Acaba enerji ile ilgili bugün bildiğimiz kaideleri biliyorlar mıydı? Aptal olamaz ya bu insanlar. Bir anlamı olmalı bunların. Mezarlık olduğunu düşünen varsa halen başka şey demiyorum.

Önceki bir yazıda belirtmiştim. Eğer diğer evrene geçiş yapmak istiyorsanız bir solucan deliği oluşturmak zorundasınız ki bu da mümkün değil. Çünkü o enerji oluşturulabilse bile diğer tarafa tek parça gitme mümkün değil. Çünkü biz madde formundayız. Ama eğer enerji formunda bir yapı gönderilirse belki bir şansı olabilir. Hiçbir insan balık kadar iyi yüzemez kaidesince düşünmek lazım bunu. Enerjiyi tepede toplayıp piramitin içinde bir takım ayinler yapıyorlardı Mısırlılar. Kendileri o enerji ile bir yere gidemiyorlardı ama birşeyleri o enerji vasıtasıyla çağırabiliyorlardı. Acaba!... Düşünüyor insan. Mayalıların Kukulkan için yaptıklarını da bundan ayrı tutamayız.

İçeri de insan kurban ettiklerini düşünürsek rahmani bir takım varlıklar ile iletişime geçmedikleri çok açık. Muhtemelen şeytanların büyükleri ile irtibata geçiyorlardı. Onları mahiyetleri ile görüyorlardı. Diğer yandan insanların Firavunların işkencelerine rağmen ona adeta tapmalarını da mantıklı bir zemine oturtmak lazım. Demek ki bu insanlar bir takım şeyler görüyorlardı Firavunlarda. Boyun eğiyorlardı. Demek ki Firavunlar Şeytanlar vasıtasıyla Tanrılıklarını ilan etmişlerdi halka. Hemde bir takım (onlara göre) harikalarla.
Merkezi Mısır olan bir sapık anlayış insanlığı sarmıştı. Bunun dışında başka toplumlarda da durum farklı değildi. Biraz daha ilerlediğimiz zaman İslamiyetten önceki Arap toplumlarında da aynı durumu görüyoruz. Putlara tapıyorsunuz dendiğinde onlar biz onların şekillerinden ziyade içlerindeki ruhlara tapıyoruz diyorlardı. Cinler bütün bir Arap yarımadasın'nın ekserisini kontrol altına almışlardı. Aynen bugün cinlerin sözde voodoo adı altında Afrika'nın bir kısmını hüküm altına aldıkları gibi. Putların içindekiler kendileri için kurban istiyorlardı. Kız çocukları neden diri diri toprağa gömülüyordu zannediyorsunuz. O baba gözüyle, emre itaat etmeyen birinin başına gelenleri görmeden gömer miydi çocuğunu. Voodoo kültüründe de bu vardır. Kültür diyorum ama aslında bir "batıl din". Baba kız çocuğunu büyüsel bir ritüelle öldürüyor. Yani öldürdüğünü zannediyor. Sonra sarıp sarmalayaıp günlerce ölü evinde bekletiyorlar. Sözde kızı kutsal ruhlara teslim ediyorlar günlerce. Daha sonra da kızı oradan alıp tekrar dirilmesi için ruhlara yalvarıyorlar. Kız onlara göre diriliyor. Kutsal ruhların kıza merhamet edip etmediğini anlamak için bir oyun yada dansı yapabilmesi gerekiyor. Daha önce o dansı bilmeyen kız birden o dansı yapmaya başlıyor insanlar coşuyor. Bu size Deccal'ın yapacağı bir oyun hakkında da bilgi versin. Afrika kabilelerinin yaptığı o danslar sıradan değil. Sürekli olarak ruh olarak tanımladıkları cinler ile irtibat halindedir. Ayinler yapıyorlar.

Mesele amacından kaysın istemem ama bir şeyi daha belirtmek istiyorum. Afrika'da kızını ülke dışına gönderip doktor olmasını isteyen bir baba kızının aniden hastalanıp yataklara düştüğünü görüyor. Daha sonra ruhlardan kendisine mesaj geldiğini söylüyor. Eğer kızı kendilerine teslim etmezse ölümüne şahit olacağını söylüyor. Baba ise elinden çare gelmediği için ayini yapıyıor ve kızını cinlere teslim ediyor ve günler sonra kızına tekrar kavuşuyor. Bakışları değişmişti diyor. Artık eskisi gibi konuşmuyor ve sürekli dans etmek istiyor diyordu. Afrika kıtasının gelişememiş olması ile bu durum arasında çarpıcı bir paralellik var.

Şeytan sadece fısıltı ile değil. Boşluklarını yakaladığı her türlü insan ve sistemi içeriden kontrol edebiliyor. İnsanları maymunlaştırabiliyor. Kuran'ı Kerim'de putlardan bahsedildiğinde bazıları Kuran'ın haşa indirildiği döneme ait olduğunu çünkü putların günümüzde artık olmadığını söylüyor ama yanılıyorlar. Putlar her yerde. İnsanlar kimi zaman bir insanı, kimi zaman ise bir ideolojiyi putlaştırıyor. Şunu bir tarafa yazmak lazım putların ve tabuların olduğu her yerde şeytan hükmünü ortaya koyar. Şeytanın bu kadar kötülüğü yaparak varmak istediği nihai hedefi Deccal'in gelmesini sağlamak. Ama Deccal istediği gibi gelemez. Nasıl ki uçak her yere inemez; bir piste ihtiyacı vardır. Aynı onun gibi Deccal'in de bir piste ihtiyacı vardır. Şeytan bunu sağlıyor. Ama şeytan sonuç itibariyle cindir. (cinni şeytanları baz alıyorum). Enerjidir ve başka bir boyutun malıdır. Bu boyutta istediği gibi faaliyetlerini icra etmesi için ins şeytanlarına ihtiyaç duyar. Bunun için ise onları kullanmaktadır. İlluminati deyin yada masonlar deyin. Hepsi şeytanlarle işbirliği içerisindedir. Bu açıdan bakıldığında dünyayı Yahudilerin yönettiğini düşünmek yanlış. Ne yazık ki dünyayı satanistler yönetiyor.
Amaçlarına çok yaklaşmış durumda olduklarını düşünüyorum. Psikolojik rahatsızlıkların tavan yaptığı bir 50 yıllık süreç yaşıyoruz. İnsanlar eskiden de muhtemelen rahatsızlanıyorlardı ama kayıtlara bakıldığında bunların çok sınırlı sayıda oldı-uklarını görüyoruz. Günümüzde ise bu sayı oldukça artmış bir durumda. Mesela en son araştırmalardan birisinde cep telefonunu kulağınıza tuttuktan kısa bir süre sonra beynin kayda değer bir şekilde ısındığı keşfedilmiş. Beynin sıcaklığının artması ise belli ara maddelerin salınmasını tetikliyor. Bilim adamları son zamanlarda tavan yapan bu durumun beynin ısınmasına sebep olan özü radyasyon olan ama ekserisi Cep telefonlarından kaynaklanan dalga boyları olduklarını söylüyor. Diğer taraftan şekerli yada fıstık gibi gıdaları fazla tüketmenin cinsel arzuyu arttırdığını da az çok herkes bilir. Özü şeker olan gıdalar enerjilerinin çokluğu nedeniyle vücut sıcaklığını arttırırlar. Artan hararet cinsel arzunun artmasının sağlayan hormonları tetikliyor. Olay vücut sıcaklığında. Sıcak genelde neyi çağrıştırır? Mesela susamış bir vaziyette yatıldığında (denenebilir) şehevi rüyaların daha fazla görüldüğü bilinir. Kısacası Cep telefonları bizi aslında hiç bilmediğimiz bir yerden vuruyor. Ama medyada cep telefonunun zararları başka yönleri ile anlatılıyor. Madem zararlı olduğunu öğrenecekler; o zaman bu şekilde öğrensinler deniyor.

Televizyonda izlediğiniz filmlerde yada programlarda özel yöntemler yada renkler ile bilinçaltına göndermeler yapılıyor. İzlediğiniz bir görüntüde beyninize on binlere resim kazınıyor. Milyonlarcasını da beyin taramak zorunda kalıyor. Bu kadar dolu kafa ise ağırlaşıyor ve yorgunluk emareleri görünüyor. Sağlıklı bir insanda uyku mekanizması önce vücuttaki yorgunluk ve buna bağlı beyindeki ağırlık ve göz yorulmasıyla başlar. Ama eğer sizde önce gözler kapanıyor ise o zaman sizde masonik bir projenin deneği durumundasınız. O yüzden günümüzde herkes ayakta uyuyor. TV mahveder. Dünyanızı da mahveder ahiretinizi de mahveder. Ama aldatmaca çok geniş. Mesela kültür ile ilim arasında bir ayrışmazlık var gibi duruyor. Popüler kültürün kutsallığı yoktur. Kafanızda yer ederek katmanlar halinde 2-3 sene sonra kabullenmeniz gereken bir fikrin altyapısını hazırlar. Harry Potter okumazsanız cahil kalmazsanız. Yada yeni yayınlanan bir dizinin 23. bölümünü komşu ile mütala edemediğiniz zaman. Yada modayı takip edemediğiniz zaman. Ama ilim olmazsa cahil kalırsınız. Bir filmde Nicole Kidman'ın aldatıldığı an ne yaptığındansa aldatılmamak ve uyanık olmak için neler yapılması gerektiğini araştırmak daha faydalıdır. Moda zaman kaybıdır. Üç- beş kişinin bir odada bulunup tüm insanlığı bir sene boyunca yönlendirmeleri acı ve utanç varici.

Kalıp diye bir şey yoktur. Kalıplarımız vardır. Ama bugün için insanlığı tek bir kalıba sokmak ve dünya nüfusunu 500 000 000 milyonda tutmanın yollarını hazıtrlamaya çalışıyorlar. Kuşatılmış durumdayız. Yediğimiz gıdaları sorgulamıyoruz. Çünkü kaybedecek vaktimiz yok. Ama Cuma günü yaynınlanan diziyi gözlerimizi kırpmadan izliyoruz. Daha iyi vakit geçirmek istiyoruz. Ama bunun nasıl olacağını daha iyi vakit geçirmek için kullandığımız araçlardan öğreniyoruz. Yani bataklığın adresini yılandan istiyoruz. Kaybediyoruz. Kuran'ın düsturlarını elimizin tersi ile itiyoruz. İnanıyor gibi yaşıyoruz ama aslında çok da fazla inanmıyoruz. Ya varsa diye inanıyoruz. O taraf da olsun bu taraf da olsun diyoruz. Ama bir kalpte iki sevda olamayacağını bilmiyoruz.

21. yy da olsak da tabularımızdan sıyrılamıyoruz. Putlarımız her tarafı sarmış durumda.
http://www.lahuti.com/forum/kainatin-sirri-133318.html

23 Aralık 2010 Perşembe

HARAB KALB...

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
HZ.ŞEMS-İ TEBRİZİ (KS)

21 Aralık 2010 Salı

KALB İLE...

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !



HZ.ŞEMS-İ TEBRİZİ (KS)

14 Aralık 2010 Salı

YARADAN'A BAKIŞ..


1. kural: Yaradan'ı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Allah dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, Allah dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

HZ.ŞEMS-İ TEBRİZİ (KS)
http://zehrasunay.wordpress.com/2009/05/11/semsin-40-kurali/

25 Kasım 2010 Perşembe

HAYAT REFERANSLARI...


Tolga ÇELEBİ
Anthony Robbins referans kavramını; “sinir sistemimize kaydetmiş olduğumuz bütün hayat tecrübeleri” olarak tanımlar. Hayatımız boyunca yaşadığımız her türlü tecrübe, deneyim, davranış zihnimizde özel bir alana kaydedilir. Bunların bazılarını bilinçli olarak kaydederiz. Bazıları ise, isteğimiz dışında kaydedilir. Özetle tüm insanlığın genetik kodlarında, insanlık aleminin yeryüzünde yaşadığı süre boyunca edindiği tüm deneyimler kayıtlıdır. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım.Hepimiz şehir hayatında yaşıyoruz. Evlerimizde, ne örümcek, nede başka bir ufak canlı türü barınamıyor. Ama bundan binlerce sene önce, insanlık alemi ormanda, doğal hayatım tam içinde yaşıyordu. Bu yüzden o dönemde yaşayan insanlar; tüm ufak canlılarla ve böcek türleriyle iç içeydi. Bu hayvanlardan, zehirli olması sebebiyle içgüdüsel olarak bir korku ve savunma mekanizması geliştirdiler. Biz bu gün modern toplumlarda; bu küçük hayvanları hemen hemen hiç görmememize rağmen, örümcek korkusu birçoğumuzun içine genetik kodlarla işlenmiş durumda. Artık ne bu hayvanlar karşımıza çıkıyor, nede böyle bir tehdit var. Ama referanslar ile genetik olarak nesilden nesile aktarılıyor bu korku.

Hayat algılardan ibarettir. Bir olayın, iyimi yoksa kötümü olduğu algılamama göre değişir. Algıların temelinde de referanslar var. Yani daha önceki tecrübelerimiz. Zihnimize kaydettiğimiz hatıralar.

Örneğin bir tatil köyüne gittiyseniz, bu tatil köyünün iyi bir yer mi ya da kötü bir yer mi olduğuna karar verirken, daha önce gittiğiniz ya da hayal ettiğiniz yer ile karşılaştırırsınız. Bu karşılaştırma da tamamen referanslarımız ile karar veririz.

Ne olursa olsun hayatı algılamamız, mutlu ya da karamsar olmamız tamamen referanslarımıza bağlıdır. Başımıza gelen hemen her olayı yorumlarken ya da tepki verirken, daha önce kaydettiğimiz referanslara başvururuz. Bunu kırmanın tek bir yolu var; oda hayal gücü. Hayal gücü, referanslarında ötesindedir. Okulda zor bir matematik hocasından ödev olarak problem aldığımızı düşünelim. Hoca zor olduğu için, kafamızda, probleminde çok zor olduğuna dair bir yorum gerçekleşir. Kendimize bir sürü kısıtlama koyarız. “Zaten bu soru çözülemez, hoca zaten çok cins, bu soruyu çözmesem de kendimi kötü hissetmeyeceğim vs.” Ama aynı soruyu, hoca hakkında hiçbir yorum yapmayan, hatta bizim zor dediğimiz hocayı tanımayan bir arkadaşımıza verdiğimizde, berrak ve koşulsuz bir zihinle soruya yaklaşacak. İnanın bu arkadaşın soruyu çözme ihtimali bizden daha fazla. Çünkü kendini sınırlayan bir referans yok. Soruyu çözmenin zor olduğuna dair bir referans yok. Elinde olan tek veri, sadece bir matematik sorusu ve çözme umudu.

Hepimiz geçmişten ders almak isteriz. Ama sürekli geçmişte kalmak, biz

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, kullandığımız referanslar bizim tarafımızdan kaydedilir. Ama başka insanlardan da ödünç referans alabiliriz. Nasıl mı? Örneğin, tarihe geçmiş liderlerin ya da ünlü kişilerin biyografilerini okuyarak, kendimize yeni ve faydalı referanslar oluşturabiliriz. Başımıza gelen her olay, bizim için bir tecrübedir. Bu tecrübeleri yorumlarken, her zaman olumlu ve faydalı bir şekilde yorumlamalıyız. Aksi durumda, zihnimiz, her tecrübenin acı getirdiğine şartlanacaktır. Bilinçaltı telkine çok açıktır. Bir şeyi tekrar tekrar duyarsak, kabul etme ve uygulama becerimiz daha da artar. Bu yüzden kaydettiğimiz referanslar bizi güçlendirecek nitelikte olmalı.

Standartları yükseltmek için yeni referanslara ihtiyacımız var. Hayal gücümüzü kullanarak, başımıza gelen en kötü olaydan bile, hayatımızda kararlılık kazandıracak süper bir deneyim elde edebiliriz. Sınırlı referanslar, sınırlı ve sıkıcı bir hayat ortaya çıkartır. Başımıza gelen kötü olaylar, zihnimizde karanlık bir nokta oluşturur.

Bir düşünün, hayatınızı bir üst seviyeye çıkartmanızı sağlayacak en güçlü referanslar neler. Yüksek amaçlarınıza hizmet eden zihninize kayıtlı referanslar neler? Sizi farklı kılan, mutlu eden referanslar neler? Ailenizle paylaşabileceğiniz referanslar neler?

Referanslarınızı genişletin, hayatınız genişlesin.
http://www.lahuti.com/forum/hayat-referanslari-130136.html

KABLOSUZ MODEMİN ŞOK ETKİSİ...


İnsanlara zararı olup olmadığı araştırılırken yeni bir bulguya rastlandı!

24 Kasım 2010 Çarşamba, 08:46:23

Kablosuz modemlerin (Wi-Fi) yaydığı radyasyonun insan sağlığına zarar verip vermediği tartışmaları sürerken Hollanda'ya yapılan bir araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Kablosuz modemlerin yaydığı radyasyonun ağaçların ölümüne neden olduğu ortaya çıktı.

Hollanda'nın batısındaki Alphen aan den Rijn kentinde ağaçların sarardığı, kabuk ve gövdesinin kuruduğu tespit edildi. Hürriyet'te yer alan habere göre, bilim adamlarının yaptığı araştırmada ağaçların herhangi bir virüs nedeniyle ölmediği tespit edildi. Ancak ağaçların bulunduğu bölgede yoğun bir şekilde kablosuz modem kullanılıyordu. Araştırma bu noktada yoğunlaştırıldı.

Üç ay boyunca 20 adet ağaca çeşitli oranlarda radyasyon verildi. Sonuç bilim insanları için tam bir şoktu. Çünkü verilen radyasyon oranı arttırıldıkça ağaçların yapraklarının daha hızlı sarardığı ve gövdesinin kuruduğu ortaya çıktı.
Yine yapılan araştırmaya göre radyasyona maruz kalan mısır koçanlarının daha yavaş yetiştiği belirlendi.
http://ekonomi.haberturk.com/teknoloji/haber/574220-kablosuz-modemin-sok-etkisi


10 Kasım 2010 Çarşamba

RUHUMUZUN ŞARKISINI SÖYLEMEK...


Bir soru takılmaya görsün aklımıza ya da gönlümüze. O veya bu biçimde mutlaka cevabını alırız. Kaçarı yoktur bunun…
Hele ki soru yeterince ve gereğince içtense yani ruhumuzdan geliyorsa biz onu unutsak bile o bizi unutmaz. En önemsiz ve değersiz sandığımız ego kaynaklı sorular için bile geçerlidir bu kural.
Egoyla ilgili ‘’yüzeysel ve önemsiz’’ soruların cevabı çıktığı yerde, zihinde belirir. Oradan gelen cevap, cevaptan sayılmayacağı için ruh o yüzeysel sorunun derinine, asıl kaynağına iner. Adı konmamış sıkıntı, çaresizlik ve düşüncelerde savrukluk olarak görünür bu durumun yansıması. Oysa ki o anlarda, derinlerimizde yoğun bir faaliyet olmaktadır ama biz bunun farkında değilizdir. Ve bu faaliyet sonucunda zihinde ıvır zıvır, hatta saçma sapan bir vesvese, yani kuruntu olarak beliren o ‘’yüzeysel’’ sorunun aslı kalpte belirir.

Kozmik kütüphanede hakiki soruya hakiki cevap araştırılmaya başlanmıştır artık.

Ve ne mutlu bize ki, hiçbir şekilde cevapsız bırakılmayız.

Yeter ki farkında ve işaret okumaya hevesli olalım.

Yeter ki karşımıza çıkan herkesi can kulağıyla dinleyip işittiğimizi duyabilelim. Başımıza gelen olayları derinlemesine düşünüp analiz edelim ve görünenin ardındakine bakıp görebilelim.
Bazen bir kitap okuruz ve hiç alakasız bir konunun içinde öylesine geçiveren bir cümle tam da bizim cevabımızdır. Bazen de üç yaşındaki komşu çocuğu merdivenlerde yakalar bizi ve olanca saflığı ile öyle bir soru sorar ki ona cevap verirken bir şimşek çakıverir beynimizde. İşte o anda o küçücük çocuğa verdiğimiz bu ‘’sıradan’’ cevabın yıllardır gizliden gizliye peşinde olduğumuz gizli bir soruya ait olduğunun farkındalığını yaşayıveririz.
En sihirlisi de çoktan unuttuğumuzu sandığımız bir sorunun belki günler, hatta yıllar sonra zihnimizin karanlık dehlizlerinden süzülerek cevabıyla beraber rüya âlemimizde belirivermesidir.

Hayatı bu bilinç ve farkındalıkla yaşadığımız zaman ‘’can sıkıntısı’’ kavramı ebediyen çıkar gider kişisel sözlüğümüzden. Çünkü, adına hayat denen bu serüven sihirli ve sonsuz imkanlara açık bir mümkünler dünyası olur bizim için.

Zaman içinde, kendimize ve kainata daha önemli, daha hakiki, daha damardan sorular sormayı da öğreniriz. Eskiye ait korku ve kuruntular yerlerini sonu gelmez bir heyecan ve merak duygusuna bırakırlar…

Etrafımızda olup biten, psikolojik dengemizi bozan, ruhumuzu hüzünlere boğan fitne, fesat ve dedikodu düzeyindeki oluşlar manyetik alanımızın dışında kalırlar. Daha varoluşsal, daha derin ve özden konularla ilgileniriz. Gün geçtikçe biraz daha fazla ruhumuzun şarkısını söylemeye başlarız.

Ve an gelir, adı göklerde konan üst benliğimiz açığa çıkar bütün parlaklığıyla.

Dilek Yaraş
http://www.yorumsuzblog.org/

http://www.yorumsuzblog.org/ruhumuzun-sarkisini-soylemek

8 Kasım 2010 Pazartesi

ASİ YUNUS(1)....


Yunus Emre şiirlerinde alışık olmadığımız bir lezzet daha vardır fakat, tadı biraz fazlaca acı olduğu için genellikle gündeme getirilmemektedir. Hâlbuki Yunus Emre’yi Yunus Emre yapan bilinenin aksine “itaatkâr” yönü değildir daha çok “isyankâr” yönüdür. Yunus’un “isyankâr” bir dille söylediği ve pek az bilinen bazı dizelerinde gerçekten Hak ve hakikate basit anlamda bir başkaldırı mı var yoksa çok engin bir sufizm mi var? Sorumuzun cevabını dizelerde ve yorumlarda arayalım.
“Yâ ilâhi ger suâl itsen bana
Bu durur anda cevâbım uş sana”

“Ey benim Allah’ım, eğer bana sorsan, işte sana cevâbım budur.”

YORUM:
Soru ilmin yarısı ise ciddiyetle verilen cevap da diğer yarısının başlangıcıdır. Soran soruyu doğru soruyorsa, cevaplayan da ciddiyetle cevaplıyor ise verilen cevabın doğruluk değeri ne olursa olsun orada ilim açığa çıkmaya başlar.

Allah bizlerdeki ilmi açığa çıkarmak için ve cevabımızın doğruluk değerini hiç dikkate almadan “fiziksel ve sosyal evrenimiz” vasıtasıyla her an “doğru sorular” sormaktadır. Biz de her soruyu nimet bilip elimizden geldiği kadar ciddiyetle cevaplayarak ilmimizi artırmaya çalışmalıyız.

Örneğin Allah kış mevsimi vasıtasıyla bize; “Ben soğuk bir etkiyim benden nasıl korunursun?” diye sorar. Biz de “kalın giyinerek” soruya doğru cevap vermiş oluruz. Kışın soğuk olması Allah’ın bize “doğru” bir sorusudur ve bizim kalın giyinmemiz “doğru” cevabımızdır. Allah yine var ediş sistemi aracılığıyla her canlı ve cansız varlık türüne; “Elestu bi rabbikum: Sizin Rabbiniz ben değil miyim?” (Â’raf-172) diye sorar. İnsan hariç canlı ve cansız varlık türlerinin tümü “sükut ikrardan gelir” kuralıyla sessiz kalırken insan türünün bireyleri “evet” ya da “hayır” seçeneklerinden birisini kendisine yaşam felsefesi yapar.
İnsan denilen meçhul varlık bazen de “Doğru soru”ya bir yaşam felsefesi uğruna “yanlış cevap” vermeyi tercih edebilmektedir. Örneğin Eski Yunan medeniyetinde “köpek gibi yaşayanlar” anlamında Kinizm denilen bir felsefe ekolü vardır. Bu filozoflar kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Bunlara Kelbiyyun, kelbîler veya Melâmiyyun gibi isimler verilmiştir. Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Filozof Diogenes (Diyojen M.Ö.412-M.Ö323) bu ekolün eski Yunan temsilcilerindendir. Diogenes kışın yarı çıplak gezer, mermerlerin üzerinde yatar, yazın kalın elbiseler giyinerek bir fıçıda güneşlenirdi. Gündüzleri eline bir fener alarak sokaklarda bir şeyler arardı. “Üstad ne arıyorsun?” diye soranlara “İnsan arıyorum” derdi. İşte bu tuhaf adam Diogenes “Ben soğuk bir etkiyim benden nasıl korunursun?” diye soran kışa (Alah’ın evrensel sistemine) çıplak giyinerek “yanlış cevap” vermeyi tercih ediyordu ama onun doğru cevabı yanlışında gizliydi. Diogenes soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa, insanların aşağılamalarına karşı bedensel ve ruhsal direncini artırarak çevresinden “bağımsız” yaşamak istiyordu.

Türk kültüründe de Nasrettin Hoca gibi doğru cevabı yanlışa gizleyen filozof sûfîler vardır. Hoca’nın bindiği dalı kesmesi, beş kuruşa aldığı yumurtayı üç kuruşa satması, düşünen(?) hindiyi konuşan(?) papağandan daha pahalıya satmak istemesi “yanlış eylemde gizlenen doğrulara” birkaç örnektir.

Yunus Emre Allah’ın sisteminin her zaman hiç yanılmadan ve hiç şaka yapmadan sorduğu “doğru soru”larını fiziksel ve sosyal evrenden “duyan”, “okuyan” ve “gören” bir sûfî idi. “Doğru soru”lara genellikle “doğru cevap”lar vermiştir. Birkaç şiirinde ise Filozof Diogenes ve Nasrettin Hoca gibi doğruları yanlış cevap içine gizleyerek “dolaylı cevap” vermeyi tercih etmiştir. Bu tür sözlere tasavvuf düşüncesinde ve tasavvuf edebiyatında “şatahat” (“taşkınlık”, “cezbe”, “coşku”) denilmektedir.

Şatahat; aşkın ve duygusallığın akla gâlip gelmesiyle ağızdan gayri ihtiyari taşan söz anlamındadır. Fakat ben gerçek şatahatın çok üstün bir akıl (küllî akıl) boyutundan geldiğine, aşktan ve duygusallıktan çok daha anlamlı sözler olduğuna inanırım. Tabii ki bu inancım her şatahatı ve her şatahat gösteren sûfîyi kapsamaz. Beyinsel veya psikolojik rahatsızlıklardan dolayı kendini dine-tasavvufa vermiş ve ne söylediğinin anlamını bilmeden rastgele konuşanların sözlerini “şatahat” olarak kabul edemem. Hakaret, suçlama, aşağılama hatasına düşmemeye çalışarak onların rahatsız olduğunu kabul ederim ve “Allah şifalarını versin” diye dua ederim.

Ben bana zulm eyledim itdim günah

N’eyledüm n’itdüm sana iy padişah.

“Ben günah ettim (se), kendi kendime haksızlık ettim. Ey Pâdişâh sana ne yaptım?”

YORUM:

Yunus Emre bu dizesinde “Musibet’ten size ne isabet etmişse, ellerinizin kazandıkları dolayısıyladır (Allah) bir çoğunu da af ediyor.” (Şûrâ-42) anlamındaki ilâhî mesajı (vahyi) sanki Yaratıcı’ya kafa tutuyormuş gibi şatahatlı bir üslupla dile getirmektedir.

İnsan bazen Yunus Emre gibi şiirsel olmasa da eylemleri ve düşünceleriyle bu tür şatahatlara düşebilmektedir. Dinin günah olarak uyardığı fakat nefse çok cazip gelen bir fiili işleyen insan “Ya Rabbim, bu kadar masum ve güzel olan bir şeyi neden yasaklıyorsun? Ben bu işi yapıyorsam kimseye zarar vermeden yapıyorum. Hele hele sana hiçbir zarar veremem. Beni affet ama ben bu işi yapmaya devam edeceğim” der.

Bazen demez mi? Der. Bazıları demeyebilir ama ben de dahil olmak üzere pek çok insan bu tür şeyleri mutlaka düşünmüştür. Örneğin nefis yiyecekleri görünce dayanamayarak gereğinden fazla yemek sık sık içine düştüğümüz bir “israf”tır. “İsraf” ise haramdır. Her haram mutlaka günahtır. Günahı bilerek işlemeye devam etmek ise “isyan”dır. İsyanda süreklilik ve ısrar “büyük günah”a neden olur. Büyük günah maazallah imansız ölmeye kadar gider.

“Gereksiz” şeyleri konuşmak da israftır. Gereksizi konuşmakta ısrara devam yani israfta ısrara devam ise mâlum!

“Gıybet” haramdır. Gıybette süreklilik ve ısrar isyandır. İsyanda süreklilik ve ısrar mâlum!

Yaşamımızda çok önemsiz gördüğümüz nice “yanlış cevaplarımız” vardır ki hiç farkında olmadan bizleri “kara delik” gibi içine çekmektedir.
Kuran’ın “haram” dedikleri şeyler aslında sistemin bize sorduğu sorulara bizim vereceğimiz ve verdiğimiz “yanlış cevaplar”dır.

Yanlış cevaplarımız beden ve ruhumuzun evrenin kütlesi ve enerjisiyle yaptığımız hassas alış veriş denge ve uyumunu bozar. Haram ve günah bir yönüyle evrensel dengemizin alt üst olması anlamındadır.

Yunus Emre’nin bu dizelerini okuyunca biraz daha yüz buluruz ve “çok yemek” gibi masum günahları (???) “dayanamıyorum” gerekçesiyle helal saymaya kalkışırız. Dünya görüşünü, inancını, dinini, ırkını, mezhebini, ideolojisini beğenmediklerimizin önünden ardından çekiştirmeyi câiz zannedip iştahla devam ederiz. Allah bizleri “yanlış cevaplar”ı doğru zannederek ve “doğru ambalajına sararak kendimizi kandırmaktan muhafaza etsin.

Yunus’un yanlış gibi görünüp doğru olan cevapları ile bizim doğru gibi görünüp yanlış olan cevaplarımız birbirine benzememektedir. Yunus’unkiler küllî akıl ve küllî ruhtan taşan ârifâne sözler iken bizimkiler cüzî akıl ve cüzî ruhtan gelen nefsânî câhilâne düşüncelerdir.

Yunus Emre “ben kendime haksızlık ettim sana ne ettim?” der iken denklemin yarısını hesaba katıyormuş gibi görünüyor. Denklemin diğer yarısını umursamıyormuş havasına giriyor ama Allah’ın sisteminin öyle yarım yamalak çalışmadığına da bu yöntemle dikkat çekiyor.

Ben kendime haksızlık yaparsam kendimdeki dengeyi bozarım. Evrene “dengesiz” enerji yansıtırım ve geriye dengesiz enerji alırım. Kendime haksızlık ederek Hak’ka hiçbir zarar veremem ama Hak’kın asla şaşmayan, bozulmayan, torpil geçmeyen, şaka yapmayan sisteminden kendimi daha çok zarara sokacak cevabı mutlaka alırım.

Gelmedin hakkımda benüm kem didün

Toğmadın, âsî beni-âdem didün

“(Daha ben dünyaya) gelmeden, doğmadan (önce) hakkımda, eksik (kötü) ve isyan edici Âdem oğlu dedin.“

YORUM:

Konuyu geleneksel din anlayışı ötesinde biraz sûfîce düşünelim…

Âsî, adı üstünde Hak’ka, hakikate ve otoriteye başkaldıran demektir. Meleklerin kaderinde yaratılmadan önce “mûtî” (itaatkâr) yazılıdır. Melek itaat ederek kaderine teslim olur. İnsan ise hem “mûtî” hem de “âsî” programlarla donatılarak varolur. İnsan herhangi bir şekilde mutlaka “âsî” olarak özündeki programı işletecektir ve Hak’kın iradesini gerçekleştirecektir. İnsan özündeki “âsî” esmâlarını aktif etmedikçe melek” sınıfında kalacaktır. Ne zaman ki “haram ağaca” yaklaşırsa yani “âsî grubu esmâ”larını tecelli ettirmeye başlarsa “âsî” olur. Bu isyanı ona “tevbe” esmâlarını tanıtır. Tevbe ederek yani doğruyu yanlış ile birlikte tanıyarak yanlışa bir daha düşmezse melekiyet boyutu üstüne çıkar, cennete döner. Yanlışı tanımayan insan melekler gibidir ve yükselemez. İnsanı insan yapan özündeki “âsî” yazısıdır.

Hazreti Mevlâna’ya falan kişi hiç günah işlemeden öldü demişler. O da, “eyvah, günah işleyip tevbe ederek ölseydi keşke, cennette makamı daha yüksek olurdu” diye cevap vermiş. Bir hadis rivayetinde de “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da'avât 105, (3533).]” buyurulmuştur.

Kuran, Hz. Muhammed a.s. dahil her Rasul’ün bazı “hatalı davranışlar”da (zelle) bulunduğunu vurgular. Örneğin Rasululah’ın âmâ Ümmü Mektum’a karşı davranışı bir surede hata olarak eleştirilir. Müşrikler için af dilemesi eleştirilir. Vahiy esnasında unutmak endişesini yaşaması eleştirilir. Rasullerin hataları (zelleleri) diğer insanlar gibi nefsanî çıkara dayanmadığı için “günah” sayılmaz ama yine de “tevbe” ederek yükselmelerine kapı açar. Hıristiyan ilâhiyatında İsâ kısmen tanrı kabul edildiği için “hata” işlememiş bir varlık sayılır. İslâm’a göre ise Hz. İsâ da insan ve kuldur ve hata da işlemiştir.

Demek ki Rasuller nefisten gelmeyen hatalarıyla bizler de nefsimizden gelen hatalarla insan ve kul olduğumuzu kanıtlayarak tevbe ederiz ve melekiyet seviyesi üzerine çıkarız.

Ben Yunus Emre’yi bu gibi mertçe çıkışlarıyla daha çok seviyorum. İnsanı Rasul, evliya, âlim, cahil ayrımı yapmadan tek bir kategoride değerlendirerek gerçekleri dobra dobra dile getiriyor. Demekki bizler “yol gösterici” kabul ettiğimiz Rasulleri, evliyaları, âlimleri, ârifleri, düşünürleri gerçekten seveceksek onlara “hatasız” ve “asla hata işlemez” gözüyle bakmayacağız. Onları “hatasız” kabul edersek dolaylı yoldan “meleklik” vererek insanlık makamından aşağıya düşürmüş oluruz.

Sen ezelde beni âsi yazasın

Toldurasın âleme âvâzesin

“Sen beni, başlangıcı olmayan zamanda isyan edici diye yaz, (sonra da), cihâna (bunun) sadâsını doldur?”

YORUM:
İnsan, varlığını, başlangıcı ve sonu olmayan Hak’kın varlığından almaktadır. İnsanda ne varsa Hak’ka aittir. İnsan “yok” iken Hak ezelde “var” idi ve “âsilik” mefhumu da “salt ilim” halinde Allah ile birlikte hep var idi. Hak’kın salt ilmi insanın yaratılışıyla birlikte fiil olarak tecelli etmiştir. İnsan hata, kusur, günah, isyan işledikçe “âsi” esmâ grubunu soyut âlemden alarak somut âleme taşımaktadır.

Yunus Emre’nin şatahatlı dizeleri ve yorumlarımız yanlış kanallara çekilip, nasıl olsa Allah âsi yazmış ben de isyan ediyorum diyerek insanlığa yakışmayan “suçlar”ı işlemeye iştahlanmamalıyız. “Elimizi, belimizi, dilimizi” denetlemekten vaz geçmemeliyiz.

Bu yazı kapsamında kalmak koşuluyla “günah” ve “suç” kavramlarını birbirinden ayırmak istiyorum. Başka bağımsız bir yazıda “suç” ve “günah” arasındaki farkı daha teferruatlı işleriz inşallah…

“Günah” düşünsel bir eylemdir. Günahta kişinin kendisine ve çevresine verdiği bir zarar yoktur. Örneğin Allah’a, meleklere, “gerçek vahiy kitapları”na, “gerçek Rasuller”e, sonsuz yaşama ve kader sistemine gereği gibi inanmamak “günah”tır. Bu inançsızlık “günahtır” ama “suç” değildir. Çünkü inanmamak “düşünsel” bir eylemdir. Düşünceler ve düşünsel günahlar fiiliyata çıkarak başkalarına maddi manevi zararlar vermedikçe “suç” kabul edilemez. Allah’a ve diğer iman esaslarına inanmayanlar evrensel insanlık değerlerine saygılı kaldığı müddetçe bu düşünsel eylemleriyle kendilerine ve çevrelerine bu dünyada zarar vermezler. İnançsızlığın ahiretteki ceza varsayımı kişinin ölüm ötesinde kendisine vereceği bir zarar olsa da Allah’ın ölenlere nasıl davranacağına biz karar veremeyeceğimiz için ahiret için de hiçbir şey diyememeyiz.

“Suç” sosyal ve fiziksel bir eylemdir. İnsan öldürmek, hırsızlık yapmak, iftira atmak, kötü zanda bulunmak, yalan söylemek somut suçlardandır. Evrensel insanlık değerlerine aykırı davranışlardır.

Yunus’un “âsî”lik hakkındaki soyut düşüncelerini somut “suç”lara bağlamadan “düşünsel günah” kapsamında kabul etmeliyiz. Aksi takdirde Yunus’un ne demek istediğini anlayamayız.

Ezelde (zamansız şimdide) isyan edici yazılmak “düşünce günahı” ile ilgili bir işarettir.

Yeri gelmişken “ezelde Allah’ın yazması”na da kısaca değinelim.

Ezel; hiç başlamamış ve hiç bitmeyecek olan zamansızlığın yani tek var olan “hep şimdi”nin “hep var olmak”ın teknik adıdır. “Hep şimdi”de her birimden her an çıkış yapmakta olan düşünsel ve fiziksel eylemler ise “Allah’ın her an yazması”dır. Allah’ın yazması kişinin düşünceleri ve fiilleridir ya da tersinden de okuyabiliriz… Kişinin düşünceleri ve fiilleri Allah’ın yazmasıdır.

İyi ve güzel düşünerek yaşarsak Allah da “ezelde/hep şimdide” iyi ve güzel yazmış olur.

Kötü ve çirkin düşünüp yaşarsak Allah da “ezelde/hep şimdide” kötü ve çirkin yazmış olur.

Her ne dilersen hakkumda işi edün
Ne tuşa turdum-ısa sen tuşladun

“Hakkımda dilediğini yaptın: Ben, hangi safta durdumsa, (beni) o safa sen durdurdun.“

YORUM:
Allah her zerre varlıkta dilediğini yapmaktadır. Allah’ın dilemediğini yapan hiçbir zerre varlık yoktur. Tabii ki bu kabul Yunus Emre’ye göre yine bir gerçeği ifade etmektedir.

Yunus Emre yaşamında “adi suç” türü basit ve çirkin eylemlere düşmediği için Allah ile arasındaki “senin dilediğin”-“benim dilediğim” ayrımını ve yanılgısını kaldırmıştır. Düşünsel yetersizliğini, varlığın sırrını ebediyen anlayamamak acizliğini de “ezelde âsî yazılmış olmaya” bağlamaktadır. Bu durumda geriye ne kaldı ki? Bundan sonrasını ister Allah dilemiş olsun istersek Yunus Emre dilemiş olsun hiçbir şey farketmez.

Biz de yaşamımızdan kendimize ve çevremize vereceğimiz adi suçları çıkarırsak, düşünsel boyutta yetersizliğimizi kabul ederek her an daha iyiyi daha güzeli öğrenmeye azmedersek bizde de dileyen Allah olur veya Allah’da dileyen biz oluruz.

Sosyal ve fiziksel eylemlerimizde evrensel insanlık değerlerine ulaşmadan, fiillerimizde dileyen Allah’tır der isek, Allah’a iftira atmış oluruz. Adi suçları irademizle terk edene kadar bizde dileyen iradenin adı “beşerî, cüzî, cinnî, şeytanî” iradedir. Adi suçları irademizle işlememeye başladığımız andan sonrasında bizde dileyen iradenin adı tek kelime “Allah”ın küllî iradesidir.

Kötülüğün, çirkinliğin ve adi suçların özgür iradeyle işlenmediği bilinç boyutunda özgür irademizle yer aldıktan sonra o safın adı “Allah’ın durdurduğu saf”tır. Şu hassasiyet iyi bilinmelidir ki Allah hiç kimseyi kedi yavrusu taşır gibi ensesinden tutup da hiçbir safa/bilinç boyutuna götürüp bırakmaz. Kulun tercih ettiği hangi bilinç boyutu/saf ise o boyutun adı “Allah’ın durdurduğu saf”tır.

Yunus Emre’deki, engin derinliği iyice idrak etmeden “Allah’ın takdiri”ni “iman ve küfre” uygulamaya çalışırsak anlamsız çelişkilere düşeriz. Yunus’un bahsettiği şey iman ve küfür hali değildir; özgür irademizle yükseleceğimiz bilinç boyutlarıdır.

Kemal Gökdoğan
http://www.yorumsuzblog.org/

kemalgokdogan@gmail.com
http://www.yorumsuzblog.org/asi-yunus-1

4 Kasım 2010 Perşembe

AYNA...


ÖNEMLİ OLAN,SENİ TAMAMLAYACAK RUHU BULMAKTIR..HER PEYGAMBERİN ÖĞRETİSİ AYNIDIR ; SANA AYNA OLACAK İNSANI BUL..!
Hz.Mevlana (ks)

SEVMEKÇE..


DEĞERSİZİ,DEĞERLİ KILMAK MIDIR SEVMEK?YOKSA DEĞER VERDİĞİN KADAR DEĞERSİZ KALMAK MIDIR?

2 Kasım 2010 Salı

BİR HARF...


NURİYE ÇAKMAK
KASIM AYININ ortalarında birden Hz. Ali’nin bir sözünü çokça görmeye başlarsınız. Hayır, toplumda bir uyanış, bir eğilim, bir değişim yoktur. Her yıl yaşandığı için olağan gelen bir durumdur bu üstelik, zira Öğretmenler Gününün sene-i devriyesi gelmiştir. Senenin günlerinin birşeyleri anmak için özelleştirilmesi durumuna hiçbir anlam atfedemediğim halde, bu günde Hz. Ali’ye ciddi bir atıfta bulunan birçok kişi vardır. Dayatmaları, en azından toplumsal değişmezleri içselleştirme çabalarının da sonucudur bu. Çünkü sanırım bu sözün günle bağlantısını “bizimkiler” bulmuştur. Diğerleri de homojen bir hale getirmiştir belki.
Hangi sözden mi bahsediyorum, hepiniz hatırlıyorsunuzdur zaten: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”
Cümlenin bir kilit noktası vardır, herkes anlamı işte bu noktaya bina eder. O kelime “harf”tir. Derler ki, bak ilim şehrinin kapısı koskoca Hz. Ali, ne demiş, şu halinize bakın, biz size ne harfler öğrettik! Kitaplar, sayılar, hesaplar, sanatlar... Eti senin, kemiği benim psikolojisinin üzerine bir de dinî bir baskıyla bu eklenir: Öğreticilere köle gibi itaat etmelidir. Zira hakları asla ödenmezdir. Bir harf kırk yıla tekabül ediyorsa, varın siz hesap edin...dir.

Ama kimse şu soruyu sorma gereği duymaz: Hz Ali’nin harf derken kast ettiği acaba sistemimizde kullandığımız ve sayısı 29’a tekabül eden Latin alfabemizin harflerinden biri midir? Hz. Ali köleliği bu harflerden biri için mi göze almış ve böyle bir teşbih dile getirmiştir?

Cahilliğimizin çapımızı çoktan aşan boyutları idrakimizi öyle örtüyor ki, kendi cahilliğimizi başkalarının faziletlerini kendimize yontmakla besliyoruz. Bu sözün kaderi nasıl da ilk ayetinkiyle benzeşiyor. Hiç ummadığınız ağızlardan işitmiyor musunuz, dinin ilk emri “oku”dur, sözünü. Oysa ne aydınlık dinimiz vardır, ama o yobazlar yok mu, tek sorun bu... Allah sana oku demiş, senin yaptığına bak, türban için cahil kalıyorsun, yaşlanınca örtersin, sen şimdi “ilim” öğren, “farz” hem.

İlim, bilim, hikmet, mana nasıl da birbirine girmiş bu hem kel hem fodul durumlarda. Sözgelimi kimse aynı anda inen, aynı surenin hemen bir sonraki ayetini bilmez. Hafız değildir onlar, sadece kendilerine lazım olanı alırlar. Yani yontmak için lazım olanı. Gerisi ise “teferruat”.

Allah’ın adıyla okumak dediğinizde, nasıl da yabancı gelir onlara, ilk emri iyi bilirler ama. Emri neye uygulayacağınızı sormazlar. Nasıl okumalıyım? Allah’ın adıyla. Neyi? Yaratan Rabbinin adıyla, yarattığı herşeyi. Gerçi başka emirler hakkında da pek parlak değillerdir. Sonra Hz. Ali’nin bu cümlesinde kast edilenin alfabemizin bir harfi olduğundan da emindirler. Böyle bir sorgulamaya gitmek kimsenin aklına gelmemiştir. Anlaşılan, dinimizin ilme verdiği büyük önem birileri için hayli elverişli bir durum arzetmiştir.

Kainat kitabından haberleri yoktur mesela. Mana-i ismi ve mana-i harfi hakikatini de bilmezler. Kainat kitabının şifrelerini harf harf besmeleyle geçmeyi. Harf ilmini sonra.

Hz. Ali hangi harfi kast ediyordu, Allah “oku” derken neyi amaçlıyordu? Laik devletimizin eğitim sistemine mi tekabül ediyor bu hakikatler? Peki laik oluşu gereği dini ayrı bir potada ele alan bu sistem, niye böyle dini söylemlerle besleniyor ve ifade ediliyor? Ve neden birileri kendi yitik mallarını karşıdan böyle pahalıya alıyor, yanında hediye olarak gelen bir sürü ideoloji eşliğinde?

Biz Allah’ın adını yitirmiştik, onları bize “oku” dedirten buydu. Biz harf ilmini, kainatın dilini, hakikatin özünü, Allah’ın adıyla okumayı yitirmiştik, harflerimiz yok olmuştu bizim, birileri bize harfleri öğretti. Uğruna köle olunacak harfler sundular bize. Bize bizim dilimizle, bizim şifrelerimizle, hassasiyetlerimizle sesleniyorlar, ama bir türlü kabul etmedikleri bizi, bize değil, kendilerine çağırıyorlardı.

İkra emrine Hz. Ali gibi lebbeyk demeyenler, mana-i harfiyle değil mana-i ismiyle kainatı seyredenler, özlerini kaybedip, sonra ithal edenler, kapları kadar alacakları hikmetleri yine bizim üzerimizden yüklendiler velhasıl.
“İkra Allah’ın emridir, O’nun adıyla okumanın emridir, örtüm gibi, Müslüman kimliğim gibi, bedeli ödenmeyen ilim harf ilmidir, o harf Allah’ın adıyla okumanın alfabesinindir” demek çok mu zor, ilim şehrinin kapısında dilenen bizler için?
Harf harf açsın Rahman hakikatini, ilminin taliplerine. Ve evet, böyle bir mana denizini açan bir harf ilmi şifresine, 40 yıllık kölelikle mukabele az bile.

İlim bizim, hakikat bizim, talep bizim, mukabele bizim, köle bizim, efendi bizim.

Vesselam.
http://www.karakalem.net/?article=3923

31 Ekim 2010 Pazar

KİMLİK KARDEŞLİĞİ...



islam doğmak başka bir şey islam olmak başka bir şey. bunu en iyi eşcinsel olmak durumunda kalanlar, "artık anlıyorum ki ben eşcinselmişim" diyebilenler bilir.
eşcinsel doğup tüm çevresi onu destekleyenler başkadır. bin savaş atlatıp yaralar içinde kendini kabul edip yıkılacak kadar yorgunluğa rağmen ayakta durmak bambaşkadır. bunu da ancak islam olmak endişesi taşıyanlar anlayabilir.

her asır bir başka sınavın ateşinden geçmiş. yaşadığımız dönem ise kendine özgü başka bir atmosferi bize sunuyor. güzellikleri ve tehlikeleri ile hiç başka çağlara benzemeyen bambaşka bir atmosferi soluyoruz. medeniyet nimetleri tümüyle önümüzde açılıp ayaklarımız altına serilirken, hiç başka çağlarda görülmemiş vahşetlerin tehlikeleri de ardımızda beliriyor.

kitlesel ve toplumsal hareketler eriyip ufalanırken, birey daha öne çıkıyor. kişilik özellikleri kıymetleniyor. insan kendini tanıyor ve sorguluyor. dünya mirası onunla değerini buluyor. insanlığın muhasebesini tartacak bir bireysel bilgi zenginliği her arzu edenin eline geçiyor. genel kurallar ve kanunlar kayboluyor, özgürlükler ve sorumlulukar keskinleşiyor. kendi hürriyetinden daha müsamahasız ve konuşmayı ve iletişimi güç kabul eden bir çağın rüzgarı esiyor.

insanların karşısındakini tanımak için kullandığı kimlikler çeşitleniyor, sivriliyor, uzmanlaşıyor. ait olmak olmamak bir tarafa artık bilmemek bile çok büyük bir çağdışılık muamelesi görüyor. bu kadar değişime rağmen değişmeyen şey ise insanın kendisi... zaafları ile acizliği ile ihtiyaçları ile öylece bu asrın kapısında duruyor. içerideki renkler onu cezbederken tehlikelerin pek azını sezebiliyor. korunmaya çalışırken, kendisinin de bir canavara dönüşebileceğini unutuyor. kendi kıymetlerini, maddi manevi birikimin oluştururken nimetlerden yararlanırken en vahşi çağların insanları gibi olabiliyor.

en son gelen kuşakların bu ağır imtihanları onların hakkında bir vicdansızlık değil. çünkü yetenekleri bunu kaldırabilecek şekilde donanımlılar ve hassaslar... tüm insanlığa neticesi tarafından bakabilmek tartabilmek, elbette büyük getirileri ile beraber riskleri de taşıyor. hemen her kimlik için aynı zor adımlar atılıyor. bacaklarının varlığını hisseden bebeğin yürüme iştahı ve gayretleri, onu ayağa kaldırmaya yetebiliyor. uğraşı ve emek ağrı ve kramplara karışıyor. başarı adımları geldikçe adımlar hızlanıyor. insan koşuyor. gariptir cani de hırsız da koşuyor, doktor da polis de koşuyor. koşmak var, koşmak var... hayra koşmak ve iyiliğe koşmak, ayaktan beklenen fiildir. kötü örnek, örnek sayılmaz. o sebeple insanlığı yürümeye teşvik her zaman esastır. onlarca engele rağmen insan yürür. yürümelidir. yürüyebilmelidir. asıl yürümek ise adımları o ayağı veren namına kullanıp bu değerli cihazın hakkını verebilmek ve şükredebilmektir. kimi hakkını veremeyenler ahirette ebedi ayaksız olarak kalır, kimi bu dünyada yürüyemeyenler sarsılmaz itimatları ile ebedi ayaklara kavuşurlar. mantık bunu gerektirdiği gibi, dünyanın ve ebdiyetin kanunu koyan da böyle ilan etmiştir.

işte primitif ve basit örnekte ve yürümek bahsinde bir çizgiye geliveren insan daha zor sorularda çuvallamaya hazır bir öğrenci haline gelir. temel hayat bilgilerinde ayrışmaya başlar, hayat algısı farklılaşır. sıralamalar değişir. gelenekler ve bilim, atadan gelen islam anlayışı ile islam olmak derdi, kabuller ve analizler, korkular ve cesaret tüm karaktere yön verir. bazıları peşpeşe eklenen küçük böcekler gibi öndekine eklenip daha rahat edeceğini düşünür. bu bakış bu çağın sınavında işe yaramayacak bir kopya çekme şeklidir. kalabalık çağımızın içinde kendi yalnız kalabilen, kendi içindeki kalabalığı keşfedip, kendisi ile yüzleşen, acizliğini ve fakirliğini idrak edenler için ise büyük bir fırsat kapısı önlerinde açılır. bu sınavın sebebini ve sınavda yapmaları gerekeni sorabilenler, kendi kolaycılıklarından vazgeçerler. sığındıkları bir makamın kudreti ve zenginliği onlara kefil olur. onunla irtibat kurabilenler huzur hali ile bu bağın devamını dilerler. bu bağın gereği olan tek değer yalnızca kıymeti bu bağa vermektir. onun dışında hiç bir güvenceleri kalmaz. gariptir ki, güvencesi olanların ötesine geçerler. güvence olarak dünyaya sarılanın ümitleri yoka koşan bir dünyada kalır. başta hiç hoş gelmeyen lakin iritbat kurdukça imanın kıymetini anlayanların ümitleri, ebede onlarla beraber gider.

bu ince sırları dışarıdan bakanların deli diyeceği bir defineci gibi dağ başlarında ve mağralarda arayanlar tarihte yaşamışlar. günümüzde ise her çağdakinden çokturlar. çünkü yüksek idrak insanı ortak akla sevkeder. bu ortak akıl ise geçmişi ve geleceği aydınlatır hatta uzakta kabirden ötesini de gösterir...

bunca telaşeler arasında madem ki senin kimliğin bu o zaman sen bu idrakten yararlanamazsın demek hiç kimsenin haddi değildir ve olmamış. zaten soruları zor bir sınavda herkes birbirine bakarken sınıf arkadaşına dışarı çıkması gerektiğini çünkü layık olmadığını söyleyen talebe edebi aşmış olur.

islamla imtihan olmak, islama muhatab olmak, ebede muhatab olmaktır. islamın muhatabı ehl-i sünneti alevisi vahabisi ile, erkeği kadını eşcinseli travestisi ve transseksüeli ile, beyazı zencisi, hintlisi ve çingenesi ile, teisti deisti ateisti ve agnostiği ile tüm insanlıktır. çünkü sınav birdir. sınava giren insanlık birdir. sınava girilen yer birdir ve sınava girilen zaman birdir. bu bilinci yaygınlaştırmak bir araya gelmek ve konuşmak paylaşmakla olur. ne olursa olsun irtibatı kesmemek ve küsmemek ile olur. bu çağın kuralına uymakla olur.

evet çok acayip şeyler "o" insanlardan görüyoruz. çok garip şeyler "öteki" hakkında duyuyoruz. hatta "diğeri"nin yaptıklarına tahammül edemiyoruz. hele "başkası" sanki bu asırda yaşamıyorcasına inatla kendi geleneğini getirip bize dayıyor. işte tüm bu öteki diğeri ve başkasının bizce abesliğine rağmen konuşmak ve dostluk yapmak irtibat kumak zorundayız. illaki ondan alacağımız bir şey olacaktır. her yeni bakış açısı bizi önyargılarımızdan kurtarırken, köşelerimizi biraz daha yumuşatırken, hayata tahammülümüzü ve sınava karşı tavrımızı güzelleştirecektir. çağı çözüp, dinamiklerinden yararlanıp yükselenler hem islama hem ebediyete muhatab olabilirler.
http://gayislam.blogspot.com/2010/10/kimlik-kardesligi.html

24 Ekim 2010 Pazar

İÇİMİZDEKİ SAHTE 'BENLİK'; EGO....

Yazar: Figen Karaaslan

Ego, kendimizi algılayışımızdır. Bir nevi, içimizdeki diğer Ben’i oynayandır.
Ego, hayatına alıştığı düzende, korunaklı bir şekilde devam edebilmek için her şeyin olduğu gibi kalması yönünde direnç gösterir. Değişiklik dönemlerinde, alıştığımızdan farklı durumlarla karşılaştığımızda, aslında direnç gösteren içimizdeki şişirilmiş Ben olan, Ego’dur. Farklı bir düşünce kalıbı, ya da bakış açısıyla düşündüğümüzde ego bu değişimleri kendi varlığına yapılan bir tehdit olarak algılar. Ego değişimi istemez çünkü kendimizde yapacağımız her değişim, egonun yokluğuna; yani bir anlamda onun “ölümüne” yol açabilir.
Kendimizi tanıma ve keşfetme sürecinde kendi içimize yönelip, daha geniş bir bakış açısıyla bakıp, daha geniş perspektifle olayları görmeye başladığımızda; kendimizin, şimdiye kadar bildiğimiz kişiden çok daha fazlası olduğunu algılarız. Kendimizde yapmaya karar verdiğimiz ya da uygulamaya başladığımız değişikleri yapabilmek için bilincimizi değiştirmemiz, bizde bir dönüşüm oluşturur.
Dönüşüm 21 günlük süreçle gelir.

Yeni bir davranışı alışkanlığa dönüştürmek için kişi o eylemi, kesintisiz 21 gün boyunca yapmalıdır. Bir şeyin alışkanlık olarak yerleşebilmesi için 21 günlük süreye ihtiyaç vardır.

Bu yeni bir nöron bağlantısının kurulması için geçen süredir.

Problemlerimiz genelde gözüktüğü gibi değildir. Ego, problem oluşturmayı ve problem görmeyi sever. Buradaki asıl problem, algıladığımız problem karşısında takındığımız tavır, düşünce şeklimiz ve bu durum karşısında kim olmayı seçtiğimizdir.

Gerçek 'Siz’i bulmak için en önemli kavramlar bilinç, farkındalık ve bu yolda yürürken atılan kararlı adımlardır.

Kendinizde ve hayatınızda değişim yaratmak istiyorsanız sizin gelişim ve yaşam amacınıza hizmet etmeyen eski düşünceleri, algınızı, gerçeklik tanımlarınızı değiştirmeye karar verin ve bu konuda kararlı adımlar atın. Hayatınızda istemediğiniz şeyleri tespit ettiğinizde, neyi istiyor olduğunuzu kesin biliyor haline gelirsiniz ve bu da sizi daha güçlü bir duruma getirir. Ne istiyor olduğunuzu bilme durumu sizi, kim olduğunuzu bilme yoluna sokar.
“İnsanoğlunun esaretinin kaynağı, gerçeği reddetmesinde yatar” (Ernest Holmes)

“Tanrının krallığı içinizdedir.” “Hakikat sizi özgür kılacaktır.” (Hz. İsa)
“İçinizde taşıdığınız inançlar, yalandan daha tehlikeli düşmanlarınızdır.” (Nietzsche)

“İyileşmeyi dilemek, iyileşme sürecinin bir parçasıdır.” (Seneca)

Egonun en sevdiği yanılsamalar:
▪ Kurban rolünü oynamak
▪ Endişe hali

▪ Onaylanma ihtiyacı

▪ Öfke hali
▪ Alınganlık

Ego, düşünceler yoluyla bizimle konuşur. Egonun, ‘Yapma! Güvenme! Ben, Ama… Yapamazsın!’ diyen sesini sık sık duyarız ve genellikle de onun sözünü dinleriz. Her tür inanç bizim korunaklı limanlarımızdır ve ancak biz bu limanları terk ettiğimiz zaman gerçekten özgürleşiriz!

Siz düşüncelerinizi izlemeye başladığınızda, kafanızın içinde duyduğunuz seslerin "gerçek benliğinizin mi yoksa egonuzun mu" sesi olduğuna dikkat kesilip, bu ikisini birbirinden ayırmayı başardığınızda, daha yüksek bir bilinç düzeyine geçmiş olursunuz. Düşüncelerimizi geçmişten ve gelecekten kurtarıp, şimdide tutabildiğimiz sürece bu bilinçli farkındalık halinde oluruz. Zihninizde yankılanan sesleri susturduğunuzda, zihniniz sessizce şimdide kaldığında; tüm varlığınızla, o an orada, tüm gerçekliğinizle ‘Var olmuş’ olursunuz. Olanı kabullenmemek ve olana direnmek ancak öfke ve acı yaratır.

Huzur Duası

“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenecek metanet, değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilecek cesaret, ikisinin farkını bilecek kadar hikmet ver. Âmin.”

İnsanın çevresiyle uzlaşması ve yaşama direnmemesi için olumlama

“Kendimle, hayatla ve yaşadığım yerle uyum içindeyim. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru şeyi yapıyorum. Çevreme direnmek zorunda değilim. Çünkü biliyorum ki aklıma koyduğum şeyi yaşayacağım. Arzuladığım şeyi görüyorum ve benim olanın bana geleceğini bilerek, ona şimdiden teşekkür ediyorum.”

An’ı yaşama olumlaması

Geçmişten kurtuluyor
Geleceğe güvenle bakıyor ve anı yaşıyorum.

Yaşadığım an benim için çok değerli…

Önemli olan tek şey benim için şu an.

Sonuçları ne olursa olsun,
Şu anda yapmakta olduğum işe mutluluk katıyorum.

Neşe içerisinde yaşıyorum.

Korku ve kuşkuları bir kenara bıraktım,

Şu an mutluyum!
Yaşamım, her gün yeniden yaratılan bir maceradır.

Mutluluklar yaratabileceğim fırsatları kolluyorum.
Bu an ve her an istediğim insan olma özgürlüğüne sahibim.
Bugün, bütün gün boyunca “anı” yaşama sanatını uygulayacağım.

Geçmişi tekrar tekrar yaşamaktan

Ve gelecek için kaygılanmaktan vazgeçeceğim.

Gerçek yaratıcı gücümü şimdi, burada kullanacağım…
http://indigodergisi.com/61/f-karaaslan.htm

BAĞDAŞTIRMACA.....




eşcinsellik ve müslümanlık aynı bedende nasıl barındığına hayret eden yorumları inceliyorum. hakaretli olanları siliyorum. farklı kimliklerden olanları inciteceklerini düşündüklerimi okuyorum, buraya koymuyorum. nasıl diye soranlar her iki kesimden de varlar.
inananlar nasıl diyorlar? nasıl islam gibi güzelliği eşcinsellik gibi ahlaksız bir fiille yanyana getirebiliyorsunuz? diğer yazılarımızı da okuyup aslında o durum ile bu fiili aynı anda zaten kimsenin yapmadığını, meselenin bu olmadığını, sorunun onların dahi tanıdıkları içinde varolan eşcinselleri susturmakla hallolmadığını, yalan perdeler arkasında, saçılıp dökülene kadar devam ettiğini, bir gün "ele güne karşı" korkulanın ortaya çıktığını bu sebeple baştan baskıdan vazgeçilmesi gerektiğini anlatıyorum. insafı varsa düşmanlığı bıraktığı gibi toplum içinde eşcinseller için rol modeller ve toplumun ahengine katkı sağlayacak örnekler bulunması gerektiğine kanaat getiriyorlar.
inaçsızlar nasıl diyorlar? nasıl eşcinsellik gibi elit, başkaldırıcı ve herşeye tepkisel yaklaşan bir durumu islamla yanyana getirebiliyorsunuz? yine aynı şekilde diğer yazılarımızada detayları anlatıldığı gibi eşcinsel hem hassas hem dikkatlidir. içinde bulunduğu yeri inceler. bu kadar hassas yapılmış, intizamlı mekanın elbette bir mimarı, yapıcısı ve sanatkarı olduğunu görür. binayı gören mimarı inkar edemez. çünkü o bina bir dil ile kendini, bin dil ile ustasını tarif eder. bu dünya binasında, o, kıymet verilmiş bir misafir olarak izlenmektedir. çünkü başta hatıraları olmak üzere her yere kayıtları düşülmekte, hücrelerine varana dek kayıtları alınmaktadır. hem herşeyden istifade etmekte çok düzgün işleyen bir sistemden faydalanmakta ve bazen de ortamı karıştırmaktadır. öyleyse sistemin sahibine karşı sorumlu olması kaçınılmazdır. faydalandıklarından ötürü teşekkürünü iletebileceği merci, elbette o hassas dengeyi ona verendir. eğer başarabilirse yalnız kendisini değil tüm düşünebildiklerini teşekkürüne dahil edip, onları teşekküründe temsil edebilir. hem ölüme karşı varlığı ile zayıf ve fakir olarak beklemektedir. ona ebediyeti satın aldıracak bir zenginliği, hüznüne karşı ebedi yanında olacak sevdiklerini arayıp bulmaya muhtaçtır. bunu talep etmeli ve samimi isteyip sabretmelidir. gerçeğin gelip gözü önünde açılması ile o kapıdan geçilir. işte buna eşcinselin ihtiyacı herkesten fazladır. itilmiş ve yalnız olmak onu bu kavramı aramaya iter. ya araştırır yada bu ihyiacı susturmak için eğlenceye sarhoşluğa kaçar. lakin ona bakmayınca, ölüm onu görmüyor değil! düşünmeden yaşayınca vicdan onu sormuyor değil! tüm sevdiklerimizi ilgilendiren ebediyet meselesi onu da yakalar. kimi zaman da birikmiş borcunu peşin alır. bunu görüyoruz. öyleyse ölüme karşı, nimetlere karşı, dostlara sevdiklere karşı duruşumuzda islam bizim için vazgeçilmezdir.

bu kesimlerden eşcinsel olmayan ve kötü örneklere takılıp kanaati kötü olanlara diyecek bir şey yok. ne zamanki hayatlarına eşcinsel birisi girer ve onu gerçekten tanırlar, o zaman durum değişir.

hem eşcinsel olup hem de eşcinsel nefreti onu kötülüğe itenler için durum daha zordur. kalın kalkanlar altında o hassas eşcinselliğini korumak için klişe tepkilerle kendini korur. kendini korumak için eşcinselliğe hakaret eder. eşcinsel kimliğin toplum içinde ortaya çıkışına bile düşmandır. zaman tüm bu zeka oyunlarını ters yüz eder. kişiyi kendisi ile yüzleştirir. işte o an artık taklit ettiği kesime ait olmadığını, eşcinsel ve yalnız olduğunu idrak eder. intihar bu yalnızlığı bitirmek için ilk çözüm haline gelebilir. kayıtlara "sıkıntısı varmış, bunalımdaymış" diye geçen ifadeler aslında sonradan farkına varılan bir kimlikten haber verir, rol yaparak geçmiş bir hayattan haber verir.

kimliklerine korkmadan bakıp onların yüzlerini güzele hayra ve uyuma çevirebilmek, hem hayatı yaşanır kılar, hem ölümü çekilir kılar, hem sevgiyi ve doğruluğu tam kılar...

http://gayislam.blogspot.com/2010/10/bagdastrmaca.html

23 Ekim 2010 Cumartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ HAZRETLERİNDEN 40 KURAL...


1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…
24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.
28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.

Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !

Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..
http://www.dindersiforum.com/thread-1671-post-17681.html

20 Ekim 2010 Çarşamba

KIRIK KALPLER....

kafamda okuduğum şeylerin bilgisi,yüreğimde ise yaşadığım şeylerin etkisi.ikisi arasında bayağı bir uçurum.herşeyde anlamını sorarım kendime.aslında hayata sorarım ama cevabı yine kendimde ararım.dışarsı ile içersi arasında ne çok farklar var.dışarıya algı,içerisine his diyorum.bunca olan şeyler var dışımda.olansa içimde bunca şeye rağmen,koca bir his.hissettiğimiz gibiyiz her zaman,dışarsı nasıl olursa olsun.köşesini,bucağını,sınırını bilemediğim bir dünya içimdeki(tabii ki herkesin de öyle).herkes gibi kendi penceremden bakarım dışarıya.hep bi şeylerin eksikliği hissi.dışımdaki herşey içimdekinin yansıması sanki.neresinden bakmalı bilmiyorum.yaşanmasını özlediğim çok şeyler var içimden başlayıp dışarıya yansımasını bekleyen.negatifini mi sevdim hayatın?her güzel şey çirkinliği ile mi yaşanır?dualite imiş herşey?sevmek,sevgisizlikle kardeşmiş.biri olmadan diğeri çıkmıyor ortaya.biri çıktığında ise diğeri saklanıyor sobeleninceye dek.çoğu zaman ne kadar da uzun süreli saklanır bu güzellikler.insanın sabrı ve mecali,ümidi kalmayıncaya dek.tek başına olmuyor bu dünyada.herkes aslında kendi başına koca bir hiç değil mi diğeri olmadan.sonsuz muhtaciyet ve acziyetle yaşamıyor muyuz?bu kadar dağ gibi ego ile neyimizi tatmin etmeye çalışıyoruz ki?diğerlerini anlamak,sevmek ve onların değerini bilmek gerek.bunun için de başlangıç noktasını bulmak gerekyor.neresi mi?bu nokta biziz.herşey bizden açığa çıkar ve yine kendimize döner bumerang gibi.kainat,koca bir ayna.etki-tepki üzerine deveran eden bir okyanus.kendimi sevmeliyim.sevmek için de önce anlamalıyım,tanımalıyım kendimi.tanıdıkça,sevmeye ve sevdikçe de değerimi görmeye başlarım.ve bakarım ki;bir bütünmüşüz biz ve bu bütünün orijinal,nadide birer parçasıymışız.kainatta boşluk yok biliyorum.algılarım yalancı çoğu zaman ve tabii hislerim de.başka,diğer,öteki,farklı görmek hep uçurumları doğurdu.akıl bilebilir bir bütün olduğumuzu ama ya kalb.?herşey onunla aslında.o kabul ettiğinde olur herşey,kabul etmek istediğinde..ya cennettir bizim için kalb,ya da cehennem.o nasılsa,dışımız da öyle olmuyor mu?onu cahil mi bıraktım ve cehaletinden de zalim mi oldu kalbim?herşey sendin kalbim.bunu geç anladım biliyorum ve şu anda da senin acınla perişanım.sen merkezdin ve sen nasılsan herşeyim de öyle oluyordu...!
KALBİM..

7 Ekim 2010 Perşembe

SEVERSİN,KAVUŞAMAZSIN AŞK OLUR.PEKİ YA KAVUŞURSAN?

Eyüp CAN
Âşık Veysel’e sormuşlar “Aşk nedir” diye..
Gülümsemiş...

“Seversin, kavuşamazsın aşk olur...”
Leyla ile Mecnun’dan Romeo Juliet’e aşkın en güzel tanımıdır “kavuşamamak...”

Peki ya kavuşursan?
* * *
Hayatımda iki kez âşık oldum.

Ayrılığı da tattım kavuşmayı da...

“Yaşadıklarını izah et” deseniz edemem...

Ama Esch Tobias ve Stefano George “The neurobiology of love” kitabında ediyor.

Bir kere aşk ne zannettiğimiz gibi psikolojik ne de duygusal.

Psikolojimiz değişiyor, duygu yoğunluğumuz artıyor fakat aşk alabildiğine kimyasal.

Kalbin derinlikleriyle hiç ilgisi yok, her şey beynin kıvrımlarında...

* * *

Aşkı edebiyatçılardan dinlemeye alışık olanlara aktaracaklarım sinir edici gelebilir ama üzgünüm neuroscience’a göre aşk bir motivasyon sistemi.

Adeta bir uyuşturucu...

Âşık olduğunuzda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk, susuzluk ve açlık devreleri” aynı anda harekete geçiyor.

Tıpkı eroin, kokain ya da esctacy’nin ilk etkileri gibi...

Beyninizi resmen ateş basıyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonları aynı anda beyne hücum ediyor.

Bu hücum karşısında beynin “endişe, korku, analiz ve dikkat” merkezi havlu atıyor.

* * *

Bu yüzden “aşkın gözü kör”.

Bu yüzden sevdiğiniz size kusursuz görünüyor...

Bu yüzden “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk”.

Bu yüzden sevenler sevdikleri için kendilerinden vazgeçebiliyor...

Ve bu yüzden âşıklar kavuşamayınca mide krampları geçiriyor, yemekten içmekten kesiliyor, yataklara düşüyor...

Kimi hayata küsüyor, kimi canına kıyıyor...
* * *
Yaşayanlar için su, hava, ekmek kadar fiziksel aşk.
Yaşamayanlar için delilik...

Bilim adamlarına göre en irrasyonel davranış biçimi...

Sanat, edebiyat tüm bu halleri yüceltiyor, oysa neuroscience tüm bu haller için “kimyasal” diyor...

Öylesine kimyasal ki bu ateşli dönem ortalama 6-8 ay sürüyormuş.

Eğer beynin topyekûn hormon salgıladığı bu dönemde sevdiğinize kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor.

Çünkü aşırı aktive olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor.

Sonrasında yaşadığınız her ilişki bu hasarın gölgesinde kendisine yer arıyor...
* * *
Gelelim en baştaki soruya, peki ya kavuşursan?

Psikiyatr Louann Brizendine, “Eğer beyin bu dört hormonu aynı anda sürekli salgılasa, yani aşk hiç bitmese insanlık nesli devam etmezdi” diyor.

Tutkulu aşktan, ne çocuk ne de kariyer yapmaya vakit kalırdı...

Fakat aşk öylesine bir uyuşturucu ki, alınamadığında, çok alındığında ya da azaldığında benzer sonuçlar doğurabiliyor.

Bu yüzden sadece kavuşamayanlar değil kavuşanlar da o 6 aylık süre geçince çok büyük hayal kırıklığı yaşayabiliyor.

Oysa beynimiz buna programlı...

* * *

Kavuşan çiftlerin tutkudan kalıcı ilişkiye geçiş döneminde beyin MRI’ları taranmış...

Altı ayın sonunda beynin “zevk-ödül devresi” ve “ölümüne arzulama-açlık bölgesi” giderek sönükleşirken, dostluk-bağlılık devresi sarıdan kızıla ışıl ışıl parlamaya başlamış...

Tutkuyla başlayan her ilişkide ilk büyük panik devresidir bu...

Deli gibi sevenler “aşk bitti” zanneder.

Birçok ilişki bu yüzden biter.

Oysa insan beyni ortalama altı ay sonra o hormonları salgılamamak üzere programlanmıştır.
* * *

Yapacak fazla bir şey yok...

Ya aşka müptela,

bir ilişkiden diğerine

boşu boşuna
atlayıp durursunuz

ya da yaşadığınız

aşkı kıymetini

bilerek

daha kalıcı bir

ilişkiye dönüştürür-sünüz...

Seversin, kavuşamaz-

sın aşk olur...

Seversin kavuşursun kıymetini bilebilirsen mutluluk olur...
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14382868.asp?yazarid=332

3 Ekim 2010 Pazar

AYET-EL KÜRSİ.....

benim bir arkadasim anlatmisti ben bir donem kabuslar goruyordum. kizin birisi musluman bir kiz londrada ogrenci kutuphanede ders calisiyormus biraz gec saate kalmis. uzun koridorda az isikliymis kiz yururken birisini gormus uzaktan golgesini Ayet Al Kursu okumaya baslamis adam yaklasmaya baslayinca. adam iyice yaklasinca birden bir bagirmaya baslamis adam kacarak kiz ne oldugunu anlamamis. yurduna gitmis ertesi gun polis gelmis kizin ifadesini almak icin. kizda sasirmis gitmis. kizi gorunce adam yine bagirmaya baslamis uzak tutun beden o canavarlarla geziyor.

polisler nerde demisler yaninda hepsi bakiyor kimse yok. siz kormusunuz kocaman kocaman devasa canavarlar var etrafinda demis.

adam ciddi ciddi soyluyor. bu adam bir cok kizi ciddi anlamda tacizeden ve arananmis kendisi kizi gorunce o gece karakola gidip kurtarin beni diyerek yalvarmis kizi soylemis. polislerde bulmus kizi ifadesini almak istemisler.

kiz ben muslumanim tek yaptigim ayet Alk kursi okumak oldu. simdi okudunmu demisler evet gelirken okudum. sasirdim tedirgin oldum Allah'a sigindim. polislerde sasirmis adamda geri ne yaptilar o adama bilemiyorum. belki halusilasyon goruyor diyerek sizofreni denmiste olabilir.
http://www.lahuti.com/forum/ingiltereyi-ayaga-kaldiran-video-ucharfli-124842-3.html

2 Ekim 2010 Cumartesi

ÖNEMSEMEK..

Hayata farklı açıdan bakabilmekle ilgili şöyle bir hikaye anlatılır: "Bir

gün New-York'ta bir grup iş arkadasi, yemek molasında dişarıya çıkar.

Gruptan biri, Kizilderili'dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin

çikardigi gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kizilderili,

kulagina cırcır böceği sesinin geldigini söyleyerek cırcır aramaya başlar.

Arkadasları, bu kadar gürültünün arasinda bu sesi duyamayacağını, kendisinin

öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.

Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kizilderili,

yolun karsı tarafına dogru yürür, arkadası da onu takip eder. Binaların

arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği

bulurlar.

Arkadaşı, Kizilderili'ye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl

duydun?" diye sorar.

Kizilderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek

olmadığını söyleyerek, arkadasına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma

geçerler ve Kizilderili cebinden çıkardığıbozuk parayı kaldırımda yuvarlar.

Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun

ceplerinden düsüp düsmedigini kontrol eder.

Kizilderili, arkadağına dönerek: "Önemli olan, nelere deger verdigin ve

neleri önemsediğindir. Her seyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der.
http://www.lahuti.com/forum/onemsemek-harika-bir-yazi-123037.html

DENİZ KIZI...

Adamin biri, her mehtapli gecede alir basini deniz kiyisina gidermis.

Dönüsünde sorarlarmis :

* Ne gördün?
* Dünya güzeli deniz kizlari gördüm, altin saçlarini gümüs taraklarla

tariyorlardi, dermis hep.

Bir gece yine tek basina deniz kiyisina vardiginda, gerçekten dünya güzeli

deniz kizlari görmüs, altin saçlarini gümüs taraklarla tariyorlarmis.

Döndügünde yine sormuslar :

* Ne gördün?

* Hiç demis. Hiç bir sey...

Oscar Wilde'in yukaridaki harika öyküsünü ilk okudugumda ortaokuldaydim ve

ne demek istedigini anlamamistim. Daha sonra unutmusum.

Yillar sonra Haldun Taner'in bir sözü bana öyküyü hem hatirlatti hem de ne

demek istedigini çok çarpici bir sekilde gösterdi. Şöyleydi söz :

"Bir hayalin gerçek olmasi kadar hayal kirici bir sey yoktur."

Daha sonralari ise bu tema pek çok edebi eserde karsima çikti. Örnegin
"Simyaci"'da. Hâlâ okumamis olan var mi bilmiyorum ama hatirlarsaniz orada

bütün yasami boyunca tek hayali para biriktirip Mekke'ye hacca gitmek olan

bir dükkan sahibi vardi. Adam artik gerekli parayi fazlasiyla biriktirmis
oldugu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yasama baglayan çok

önemli bag oldugunu düsünüyor ve onun gerçeklesmesi halinde bu önemli bagi

yitireceginden korkuyordu. Hakliydi aslinda.

Düsünüyorum da hepimizin böyle hayalleri var mutlulugumuzu bagladigimiz,

gerçeklesene kadar yasami sanki erteledigimiz.

Acaba hiç düsünüyor muyuz bu istedigimiz her neyse, gerçeklestiginde iyi mi

olacak. Bir düsünürün hep aklimda tuttugum bir sözü vardir :

"Bütün dualarimi kabul etmedigi için Allah'a sükrediyorum".

Belki de daha az üzülmeliyiz gerçeklesmeyen hayallerimiz için. Belki de

aslinda sevinmemiz, mutlu olmamiz gereken bir sey için gözyaslari

döküyoruzdur.

Belki de olaylara bir de bu açidan bakmayi artik ögrenmeliyiz...

Yalniz hakkinizda hayirli olan hayallerinizin gerçeklesmesi dilegiyle...
http://www.lahuti.com/forum/deniz-kizi-123034.html