8 Kasım 2010 Pazartesi

ASİ YUNUS(1)....


Yunus Emre şiirlerinde alışık olmadığımız bir lezzet daha vardır fakat, tadı biraz fazlaca acı olduğu için genellikle gündeme getirilmemektedir. Hâlbuki Yunus Emre’yi Yunus Emre yapan bilinenin aksine “itaatkâr” yönü değildir daha çok “isyankâr” yönüdür. Yunus’un “isyankâr” bir dille söylediği ve pek az bilinen bazı dizelerinde gerçekten Hak ve hakikate basit anlamda bir başkaldırı mı var yoksa çok engin bir sufizm mi var? Sorumuzun cevabını dizelerde ve yorumlarda arayalım.
“Yâ ilâhi ger suâl itsen bana
Bu durur anda cevâbım uş sana”

“Ey benim Allah’ım, eğer bana sorsan, işte sana cevâbım budur.”

YORUM:
Soru ilmin yarısı ise ciddiyetle verilen cevap da diğer yarısının başlangıcıdır. Soran soruyu doğru soruyorsa, cevaplayan da ciddiyetle cevaplıyor ise verilen cevabın doğruluk değeri ne olursa olsun orada ilim açığa çıkmaya başlar.

Allah bizlerdeki ilmi açığa çıkarmak için ve cevabımızın doğruluk değerini hiç dikkate almadan “fiziksel ve sosyal evrenimiz” vasıtasıyla her an “doğru sorular” sormaktadır. Biz de her soruyu nimet bilip elimizden geldiği kadar ciddiyetle cevaplayarak ilmimizi artırmaya çalışmalıyız.

Örneğin Allah kış mevsimi vasıtasıyla bize; “Ben soğuk bir etkiyim benden nasıl korunursun?” diye sorar. Biz de “kalın giyinerek” soruya doğru cevap vermiş oluruz. Kışın soğuk olması Allah’ın bize “doğru” bir sorusudur ve bizim kalın giyinmemiz “doğru” cevabımızdır. Allah yine var ediş sistemi aracılığıyla her canlı ve cansız varlık türüne; “Elestu bi rabbikum: Sizin Rabbiniz ben değil miyim?” (Â’raf-172) diye sorar. İnsan hariç canlı ve cansız varlık türlerinin tümü “sükut ikrardan gelir” kuralıyla sessiz kalırken insan türünün bireyleri “evet” ya da “hayır” seçeneklerinden birisini kendisine yaşam felsefesi yapar.
İnsan denilen meçhul varlık bazen de “Doğru soru”ya bir yaşam felsefesi uğruna “yanlış cevap” vermeyi tercih edebilmektedir. Örneğin Eski Yunan medeniyetinde “köpek gibi yaşayanlar” anlamında Kinizm denilen bir felsefe ekolü vardır. Bu filozoflar kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Bunlara Kelbiyyun, kelbîler veya Melâmiyyun gibi isimler verilmiştir. Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Filozof Diogenes (Diyojen M.Ö.412-M.Ö323) bu ekolün eski Yunan temsilcilerindendir. Diogenes kışın yarı çıplak gezer, mermerlerin üzerinde yatar, yazın kalın elbiseler giyinerek bir fıçıda güneşlenirdi. Gündüzleri eline bir fener alarak sokaklarda bir şeyler arardı. “Üstad ne arıyorsun?” diye soranlara “İnsan arıyorum” derdi. İşte bu tuhaf adam Diogenes “Ben soğuk bir etkiyim benden nasıl korunursun?” diye soran kışa (Alah’ın evrensel sistemine) çıplak giyinerek “yanlış cevap” vermeyi tercih ediyordu ama onun doğru cevabı yanlışında gizliydi. Diogenes soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa, insanların aşağılamalarına karşı bedensel ve ruhsal direncini artırarak çevresinden “bağımsız” yaşamak istiyordu.

Türk kültüründe de Nasrettin Hoca gibi doğru cevabı yanlışa gizleyen filozof sûfîler vardır. Hoca’nın bindiği dalı kesmesi, beş kuruşa aldığı yumurtayı üç kuruşa satması, düşünen(?) hindiyi konuşan(?) papağandan daha pahalıya satmak istemesi “yanlış eylemde gizlenen doğrulara” birkaç örnektir.

Yunus Emre Allah’ın sisteminin her zaman hiç yanılmadan ve hiç şaka yapmadan sorduğu “doğru soru”larını fiziksel ve sosyal evrenden “duyan”, “okuyan” ve “gören” bir sûfî idi. “Doğru soru”lara genellikle “doğru cevap”lar vermiştir. Birkaç şiirinde ise Filozof Diogenes ve Nasrettin Hoca gibi doğruları yanlış cevap içine gizleyerek “dolaylı cevap” vermeyi tercih etmiştir. Bu tür sözlere tasavvuf düşüncesinde ve tasavvuf edebiyatında “şatahat” (“taşkınlık”, “cezbe”, “coşku”) denilmektedir.

Şatahat; aşkın ve duygusallığın akla gâlip gelmesiyle ağızdan gayri ihtiyari taşan söz anlamındadır. Fakat ben gerçek şatahatın çok üstün bir akıl (küllî akıl) boyutundan geldiğine, aşktan ve duygusallıktan çok daha anlamlı sözler olduğuna inanırım. Tabii ki bu inancım her şatahatı ve her şatahat gösteren sûfîyi kapsamaz. Beyinsel veya psikolojik rahatsızlıklardan dolayı kendini dine-tasavvufa vermiş ve ne söylediğinin anlamını bilmeden rastgele konuşanların sözlerini “şatahat” olarak kabul edemem. Hakaret, suçlama, aşağılama hatasına düşmemeye çalışarak onların rahatsız olduğunu kabul ederim ve “Allah şifalarını versin” diye dua ederim.

Ben bana zulm eyledim itdim günah

N’eyledüm n’itdüm sana iy padişah.

“Ben günah ettim (se), kendi kendime haksızlık ettim. Ey Pâdişâh sana ne yaptım?”

YORUM:

Yunus Emre bu dizesinde “Musibet’ten size ne isabet etmişse, ellerinizin kazandıkları dolayısıyladır (Allah) bir çoğunu da af ediyor.” (Şûrâ-42) anlamındaki ilâhî mesajı (vahyi) sanki Yaratıcı’ya kafa tutuyormuş gibi şatahatlı bir üslupla dile getirmektedir.

İnsan bazen Yunus Emre gibi şiirsel olmasa da eylemleri ve düşünceleriyle bu tür şatahatlara düşebilmektedir. Dinin günah olarak uyardığı fakat nefse çok cazip gelen bir fiili işleyen insan “Ya Rabbim, bu kadar masum ve güzel olan bir şeyi neden yasaklıyorsun? Ben bu işi yapıyorsam kimseye zarar vermeden yapıyorum. Hele hele sana hiçbir zarar veremem. Beni affet ama ben bu işi yapmaya devam edeceğim” der.

Bazen demez mi? Der. Bazıları demeyebilir ama ben de dahil olmak üzere pek çok insan bu tür şeyleri mutlaka düşünmüştür. Örneğin nefis yiyecekleri görünce dayanamayarak gereğinden fazla yemek sık sık içine düştüğümüz bir “israf”tır. “İsraf” ise haramdır. Her haram mutlaka günahtır. Günahı bilerek işlemeye devam etmek ise “isyan”dır. İsyanda süreklilik ve ısrar “büyük günah”a neden olur. Büyük günah maazallah imansız ölmeye kadar gider.

“Gereksiz” şeyleri konuşmak da israftır. Gereksizi konuşmakta ısrara devam yani israfta ısrara devam ise mâlum!

“Gıybet” haramdır. Gıybette süreklilik ve ısrar isyandır. İsyanda süreklilik ve ısrar mâlum!

Yaşamımızda çok önemsiz gördüğümüz nice “yanlış cevaplarımız” vardır ki hiç farkında olmadan bizleri “kara delik” gibi içine çekmektedir.
Kuran’ın “haram” dedikleri şeyler aslında sistemin bize sorduğu sorulara bizim vereceğimiz ve verdiğimiz “yanlış cevaplar”dır.

Yanlış cevaplarımız beden ve ruhumuzun evrenin kütlesi ve enerjisiyle yaptığımız hassas alış veriş denge ve uyumunu bozar. Haram ve günah bir yönüyle evrensel dengemizin alt üst olması anlamındadır.

Yunus Emre’nin bu dizelerini okuyunca biraz daha yüz buluruz ve “çok yemek” gibi masum günahları (???) “dayanamıyorum” gerekçesiyle helal saymaya kalkışırız. Dünya görüşünü, inancını, dinini, ırkını, mezhebini, ideolojisini beğenmediklerimizin önünden ardından çekiştirmeyi câiz zannedip iştahla devam ederiz. Allah bizleri “yanlış cevaplar”ı doğru zannederek ve “doğru ambalajına sararak kendimizi kandırmaktan muhafaza etsin.

Yunus’un yanlış gibi görünüp doğru olan cevapları ile bizim doğru gibi görünüp yanlış olan cevaplarımız birbirine benzememektedir. Yunus’unkiler küllî akıl ve küllî ruhtan taşan ârifâne sözler iken bizimkiler cüzî akıl ve cüzî ruhtan gelen nefsânî câhilâne düşüncelerdir.

Yunus Emre “ben kendime haksızlık ettim sana ne ettim?” der iken denklemin yarısını hesaba katıyormuş gibi görünüyor. Denklemin diğer yarısını umursamıyormuş havasına giriyor ama Allah’ın sisteminin öyle yarım yamalak çalışmadığına da bu yöntemle dikkat çekiyor.

Ben kendime haksızlık yaparsam kendimdeki dengeyi bozarım. Evrene “dengesiz” enerji yansıtırım ve geriye dengesiz enerji alırım. Kendime haksızlık ederek Hak’ka hiçbir zarar veremem ama Hak’kın asla şaşmayan, bozulmayan, torpil geçmeyen, şaka yapmayan sisteminden kendimi daha çok zarara sokacak cevabı mutlaka alırım.

Gelmedin hakkımda benüm kem didün

Toğmadın, âsî beni-âdem didün

“(Daha ben dünyaya) gelmeden, doğmadan (önce) hakkımda, eksik (kötü) ve isyan edici Âdem oğlu dedin.“

YORUM:

Konuyu geleneksel din anlayışı ötesinde biraz sûfîce düşünelim…

Âsî, adı üstünde Hak’ka, hakikate ve otoriteye başkaldıran demektir. Meleklerin kaderinde yaratılmadan önce “mûtî” (itaatkâr) yazılıdır. Melek itaat ederek kaderine teslim olur. İnsan ise hem “mûtî” hem de “âsî” programlarla donatılarak varolur. İnsan herhangi bir şekilde mutlaka “âsî” olarak özündeki programı işletecektir ve Hak’kın iradesini gerçekleştirecektir. İnsan özündeki “âsî” esmâlarını aktif etmedikçe melek” sınıfında kalacaktır. Ne zaman ki “haram ağaca” yaklaşırsa yani “âsî grubu esmâ”larını tecelli ettirmeye başlarsa “âsî” olur. Bu isyanı ona “tevbe” esmâlarını tanıtır. Tevbe ederek yani doğruyu yanlış ile birlikte tanıyarak yanlışa bir daha düşmezse melekiyet boyutu üstüne çıkar, cennete döner. Yanlışı tanımayan insan melekler gibidir ve yükselemez. İnsanı insan yapan özündeki “âsî” yazısıdır.

Hazreti Mevlâna’ya falan kişi hiç günah işlemeden öldü demişler. O da, “eyvah, günah işleyip tevbe ederek ölseydi keşke, cennette makamı daha yüksek olurdu” diye cevap vermiş. Bir hadis rivayetinde de “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da'avât 105, (3533).]” buyurulmuştur.

Kuran, Hz. Muhammed a.s. dahil her Rasul’ün bazı “hatalı davranışlar”da (zelle) bulunduğunu vurgular. Örneğin Rasululah’ın âmâ Ümmü Mektum’a karşı davranışı bir surede hata olarak eleştirilir. Müşrikler için af dilemesi eleştirilir. Vahiy esnasında unutmak endişesini yaşaması eleştirilir. Rasullerin hataları (zelleleri) diğer insanlar gibi nefsanî çıkara dayanmadığı için “günah” sayılmaz ama yine de “tevbe” ederek yükselmelerine kapı açar. Hıristiyan ilâhiyatında İsâ kısmen tanrı kabul edildiği için “hata” işlememiş bir varlık sayılır. İslâm’a göre ise Hz. İsâ da insan ve kuldur ve hata da işlemiştir.

Demek ki Rasuller nefisten gelmeyen hatalarıyla bizler de nefsimizden gelen hatalarla insan ve kul olduğumuzu kanıtlayarak tevbe ederiz ve melekiyet seviyesi üzerine çıkarız.

Ben Yunus Emre’yi bu gibi mertçe çıkışlarıyla daha çok seviyorum. İnsanı Rasul, evliya, âlim, cahil ayrımı yapmadan tek bir kategoride değerlendirerek gerçekleri dobra dobra dile getiriyor. Demekki bizler “yol gösterici” kabul ettiğimiz Rasulleri, evliyaları, âlimleri, ârifleri, düşünürleri gerçekten seveceksek onlara “hatasız” ve “asla hata işlemez” gözüyle bakmayacağız. Onları “hatasız” kabul edersek dolaylı yoldan “meleklik” vererek insanlık makamından aşağıya düşürmüş oluruz.

Sen ezelde beni âsi yazasın

Toldurasın âleme âvâzesin

“Sen beni, başlangıcı olmayan zamanda isyan edici diye yaz, (sonra da), cihâna (bunun) sadâsını doldur?”

YORUM:
İnsan, varlığını, başlangıcı ve sonu olmayan Hak’kın varlığından almaktadır. İnsanda ne varsa Hak’ka aittir. İnsan “yok” iken Hak ezelde “var” idi ve “âsilik” mefhumu da “salt ilim” halinde Allah ile birlikte hep var idi. Hak’kın salt ilmi insanın yaratılışıyla birlikte fiil olarak tecelli etmiştir. İnsan hata, kusur, günah, isyan işledikçe “âsi” esmâ grubunu soyut âlemden alarak somut âleme taşımaktadır.

Yunus Emre’nin şatahatlı dizeleri ve yorumlarımız yanlış kanallara çekilip, nasıl olsa Allah âsi yazmış ben de isyan ediyorum diyerek insanlığa yakışmayan “suçlar”ı işlemeye iştahlanmamalıyız. “Elimizi, belimizi, dilimizi” denetlemekten vaz geçmemeliyiz.

Bu yazı kapsamında kalmak koşuluyla “günah” ve “suç” kavramlarını birbirinden ayırmak istiyorum. Başka bağımsız bir yazıda “suç” ve “günah” arasındaki farkı daha teferruatlı işleriz inşallah…

“Günah” düşünsel bir eylemdir. Günahta kişinin kendisine ve çevresine verdiği bir zarar yoktur. Örneğin Allah’a, meleklere, “gerçek vahiy kitapları”na, “gerçek Rasuller”e, sonsuz yaşama ve kader sistemine gereği gibi inanmamak “günah”tır. Bu inançsızlık “günahtır” ama “suç” değildir. Çünkü inanmamak “düşünsel” bir eylemdir. Düşünceler ve düşünsel günahlar fiiliyata çıkarak başkalarına maddi manevi zararlar vermedikçe “suç” kabul edilemez. Allah’a ve diğer iman esaslarına inanmayanlar evrensel insanlık değerlerine saygılı kaldığı müddetçe bu düşünsel eylemleriyle kendilerine ve çevrelerine bu dünyada zarar vermezler. İnançsızlığın ahiretteki ceza varsayımı kişinin ölüm ötesinde kendisine vereceği bir zarar olsa da Allah’ın ölenlere nasıl davranacağına biz karar veremeyeceğimiz için ahiret için de hiçbir şey diyememeyiz.

“Suç” sosyal ve fiziksel bir eylemdir. İnsan öldürmek, hırsızlık yapmak, iftira atmak, kötü zanda bulunmak, yalan söylemek somut suçlardandır. Evrensel insanlık değerlerine aykırı davranışlardır.

Yunus’un “âsî”lik hakkındaki soyut düşüncelerini somut “suç”lara bağlamadan “düşünsel günah” kapsamında kabul etmeliyiz. Aksi takdirde Yunus’un ne demek istediğini anlayamayız.

Ezelde (zamansız şimdide) isyan edici yazılmak “düşünce günahı” ile ilgili bir işarettir.

Yeri gelmişken “ezelde Allah’ın yazması”na da kısaca değinelim.

Ezel; hiç başlamamış ve hiç bitmeyecek olan zamansızlığın yani tek var olan “hep şimdi”nin “hep var olmak”ın teknik adıdır. “Hep şimdi”de her birimden her an çıkış yapmakta olan düşünsel ve fiziksel eylemler ise “Allah’ın her an yazması”dır. Allah’ın yazması kişinin düşünceleri ve fiilleridir ya da tersinden de okuyabiliriz… Kişinin düşünceleri ve fiilleri Allah’ın yazmasıdır.

İyi ve güzel düşünerek yaşarsak Allah da “ezelde/hep şimdide” iyi ve güzel yazmış olur.

Kötü ve çirkin düşünüp yaşarsak Allah da “ezelde/hep şimdide” kötü ve çirkin yazmış olur.

Her ne dilersen hakkumda işi edün
Ne tuşa turdum-ısa sen tuşladun

“Hakkımda dilediğini yaptın: Ben, hangi safta durdumsa, (beni) o safa sen durdurdun.“

YORUM:
Allah her zerre varlıkta dilediğini yapmaktadır. Allah’ın dilemediğini yapan hiçbir zerre varlık yoktur. Tabii ki bu kabul Yunus Emre’ye göre yine bir gerçeği ifade etmektedir.

Yunus Emre yaşamında “adi suç” türü basit ve çirkin eylemlere düşmediği için Allah ile arasındaki “senin dilediğin”-“benim dilediğim” ayrımını ve yanılgısını kaldırmıştır. Düşünsel yetersizliğini, varlığın sırrını ebediyen anlayamamak acizliğini de “ezelde âsî yazılmış olmaya” bağlamaktadır. Bu durumda geriye ne kaldı ki? Bundan sonrasını ister Allah dilemiş olsun istersek Yunus Emre dilemiş olsun hiçbir şey farketmez.

Biz de yaşamımızdan kendimize ve çevremize vereceğimiz adi suçları çıkarırsak, düşünsel boyutta yetersizliğimizi kabul ederek her an daha iyiyi daha güzeli öğrenmeye azmedersek bizde de dileyen Allah olur veya Allah’da dileyen biz oluruz.

Sosyal ve fiziksel eylemlerimizde evrensel insanlık değerlerine ulaşmadan, fiillerimizde dileyen Allah’tır der isek, Allah’a iftira atmış oluruz. Adi suçları irademizle terk edene kadar bizde dileyen iradenin adı “beşerî, cüzî, cinnî, şeytanî” iradedir. Adi suçları irademizle işlememeye başladığımız andan sonrasında bizde dileyen iradenin adı tek kelime “Allah”ın küllî iradesidir.

Kötülüğün, çirkinliğin ve adi suçların özgür iradeyle işlenmediği bilinç boyutunda özgür irademizle yer aldıktan sonra o safın adı “Allah’ın durdurduğu saf”tır. Şu hassasiyet iyi bilinmelidir ki Allah hiç kimseyi kedi yavrusu taşır gibi ensesinden tutup da hiçbir safa/bilinç boyutuna götürüp bırakmaz. Kulun tercih ettiği hangi bilinç boyutu/saf ise o boyutun adı “Allah’ın durdurduğu saf”tır.

Yunus Emre’deki, engin derinliği iyice idrak etmeden “Allah’ın takdiri”ni “iman ve küfre” uygulamaya çalışırsak anlamsız çelişkilere düşeriz. Yunus’un bahsettiği şey iman ve küfür hali değildir; özgür irademizle yükseleceğimiz bilinç boyutlarıdır.

Kemal Gökdoğan
http://www.yorumsuzblog.org/

kemalgokdogan@gmail.com
http://www.yorumsuzblog.org/asi-yunus-1

Hiç yorum yok: