7 Ağustos 2010 Cumartesi

YÜKSEK FİKİR ALÇALIŞLARI..(NAMAZ HAKKINDA)

METİN KARABAŞOĞLU
"İKİNCİ ŞUA"DA kaldığımız günlerdi. Baştan sona tevhid ve ehadiyet üzerine örülmüş bu güzelim risalenin "İkinci Makam"ını okuyor ve bu bahsin anahtar kelimelerinden 'kemal' ve 'kibriya'yı kavramaya çalışıyorduk.
Bu bahiste, Risale-i Nur'un başka hiçbir yerinde görmediğimiz bir esma-i hüsna tamlaması vardı: Kebîr-i Kâmil. Risale'nin hemen her yerinde Kadîr-i Zülcelâl, Hâlık-ı Kerîm, Adil-i Hakîm, Vâhid-i Ehad.. gibi isim tamlamaları görmeye alışkındık. Hatta, belki bu alışkanlık yüzünden, onları öylesine okuyup geçtiğimiz, ilgili bahiste Rabbimizin güzel isimlerinden o ikisinin özellikle seçildiğini, o yerde meselâ Hâlık-ı Zülcelâl'in değil de Hâlık-ı Kerîm'in.. tercih edildiğini düşünmediğimiz de oluyordu. Ancak, bu kez durum farklıydı. Zihnin görmeye alışkın olduğu bir esma tamlaması sözkonusu olmadığı için, dikkatimizi çekmişti 'Kebîr-i Kâmil.' Rabbimizin birliğinin ve herşeyin doğrudan doğruya O'nun eseri ve fiili olduğunun hâkimiyet, kibriya, azamet, kemal, ıtlak ve ihata hakikatleri üzerinden izah edildiği bahisteki bu tamlamayı çözmemiz, bunun için de kibriya ile kemal arasındaki rabıtayı görmemiz gerekiyordu. Ama ondan da önce, 'kemal' nedir, 'kibriya' nedir, bunu iyice kavrama durumundaydık.

Doğrusu, okuğumuz bahis bu noktada bize çok fazla yardımcı olduğu söylenemezdi. Risale'nin şefkatli müellifi, kemal ve kibriya bahsinde bir çetin cevizin sert kabuğunu çatlatmış, cevizi açıp meyvesini yemeyi ise bizim gayretimize bırakmıştı. Kimbilir, 'gazete gibi okumayın; dikkat ve teennî ile, üzerinde durarak okuyun' dediği risalelerden biri olan bu güzelim bahsi öylesine okuyup geçmememiz için böyle yapmıştı belki. Her hâlükârda, o bahiste 'kemal' ve 'kibriya'nın tanımına ve irtibatına dair 'Kebîr-i Kâmil' tamlamasından başka ipucu yoktu. O yüzden de, başka bahislere bakıp oralarda açıcı unsurlar bulmamız gerekiyordu.

* * *

"Dokuzuncu Söz," o günkü ders müzakeremize, işte bu ihtiyaçtan dolayı girdi. Bu güzelim sözde de, çok seneler önce farkına varıp henüz izahını yapamadığımız bir nüans vardı. Bu nüans, tam da bu noktada, hem kendisini, hem de müzakeresini yaptığımız bahsi açacak bir anahtara sahip olmasındı?

Cemaatle kılınan namazlar sonunda tesbih çekilirken, her bir tesbihatı sırasıyla hatırlatan bir müezzin sunuşu vardı hani. "Subhanallah" diyerek tesbih çekmeye başlamadan önce, "Zülcelâli subhanallah" derdi müezzin. "Elhamdülillah" demeye ise, "Zülcemali elhamdülillah" ile başlardık. Sıra "Allahuekber"e geldiğinde ise, bir giriş sadedinde "Zülkudreti allahuekber" derdi müezzin. Oysa namazın beş vakte tahsisindeki hikmetin izah olunduğu "Dokuzuncu Söz"de, "Namazın mânâsı, Cenab-ı Hakkı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen 'Subhahallah' deyip takdis etmek; hem kemaline karşı, lâfzen ve amelen 'Allahuekber' deyip tazim etmek; hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen 'Elhamdulillah' deyip şükretmektir" ifadesi geçiyordu. Celâle karşı subhanallah, cemale karşı elhamdulillah, kemale karşı Allahuekber! Bu nüansı farkedeli beri, namaz tesbihatlarında "zülkudreti Allahuekber"in yerine "zülkemali Allahuekber" demeye, boş söylemeyen ve boş konuşmayan üstadıma ittibaen, başlamıştım gerçi; lâkin, kudrete bedel kemalin niye tercih edildiği seneler senesi bir muamma olarak kalmıştı benim için. Şimdi, bu 'kemale karşı Allahuekber' ifadesini, 'Kebîr-i Kâmil' ile birlikte düşünsek, kemal ile kibriyanın ne olduğunu, niye birbirine baktığını çözebilir miydik?

* * *
O gün, bu aşamada, ihtiyaçtan gelen bir heyecanla ona yakın akıl ile yirmiye yakın kulak ve gözün nasıl kapasitesini son sınırında kullanma cehdine girdiğini hâlâ tebessümle hatırlıyorum. Küçük anlama denemeleri, deneme-yanılmalar, öyle mi böyle mi ihtimalleri arasında gezintiler.. derken, hiçbirimizin tahmin edemediği bir büyük yolculuğun ortasında bulmuştuk kendimizi. Geldiğimiz ilk durakta, "Dokuzuncu Söz"de celâl ile tesbihin, cemal ile tahmidin eşleştirilmesi üzerinde durmuştuk. Rabbimizin kudret, izzet, kahr, cebr, hakimiyet gibi celâlini bildiren esma ve sıfatları karşısında O'nu noksanlardan tenzihin ifadesi olarak 'Subhanallah' deyişin; keza, Rabbimizin rahmet, merhamet, şefkat, ikram, ihsan, lutuf gibi cemalini bildiren esma ve sıfatları karşısında O'na olan hamd ve şükür borcumuzun ifadesi olan 'Elhamdulillah'ın izahını bir derece yapabiliyorduk. Ama kemal ile 'Allahuekber'in eşleştirilmesi neyin nesiydi? 'Kemal' ne idi ki, celalin de, cemalin de ötesinde ve üstünde idi? 'Kemal' neydi ki, Allah'ın mutlak anlamda kibriya sahibi olduğunun, O'nun büyüklüğü karşısında başka bütün büyüklüklerin mutlak anlamda küçüldüğünün, büyüklüğünde O'na rakip bulmanın mutlak derecede imkânsız olduğunun ifadesi olan 'Allahuekber' ona binaen söyleniyordu?
Bir sonraki durakta celâl ile cemal arasındaki zıtlık zihin gündemimize girecekti. Celâl ile cemal arasındaki bu mesafe yüzünden, celâlli insanlarda cemalî vasıflar, cemalli insanlarda celâlî vasıflar pek bulunmazdı. Meselâ, sert mizaçlı insanlardan herkes korkar, zira 'sağı-solu pek belli olmaz'dı. Yumuşak huylu insanlar ise, kesin ve net tavır gerektiren durumlarda bile "Adın Mülayim, sert olsan ne yazar" deyişine konu olan bir pısırıklık sergilerlerdi çoğunlukla. Yani, ne sırf celâlli birinden 'mükemmel insan' olarak söz edebilirdik, ne yalnız cemalli birinden. Her ikisi de, 'tam'lığa ulaşamıyor, mükemmel olamıyor, eksik kalıyordu. Eksik! Kemalin zıddı da buydu işte. Kemal, tam olandı, eksiksiz olandı, bir boşluk ve zaaf taşımayandı. Birşeye 'mükemmel' derken, o şeyin varoluşunda hiçbir eksik ve kusur olmadığını söylemek istiyorduk.

O halde, Allah'ın Zülkemal oluşu, celâl ve cemal gibi bize zıt gözüken, insanların dünyasında birebir örtüştüğünü pek de göremediğimiz bu iki vasfı O'nun beraberce ve kâmilen zâtında barındırmasının ifadesi miydi yoksa?

Yolculuğun bundan sonrası, müthiş bir hızla gerçekleşecekti. Kemal, buydu işte. Zıtların, bize zıt görünenlerin buluşması idi. O, hem zülcelâl idi, hem de zülcemal. Rabbimiz, mutlak anlamda celâl sahibi olarak mutlak anlamda cemal sahibi olmasıyla gösteriyordu kemalini. Cebbar ve Kahhar bir Yaratıcı olarak, Rahmân ve Rahîm de olmasıyla; Azîz ve Kadîr olmakla birlikte Kerîm ve Muhsin olmasıyla; Adil ve Zü'ntikam olmasıyla birlikte Gafûr ve Halîm de olmasıyla gösteriyordu.

Meselâ, celâlî bir vasıf olarak kudret sahibiydi O. Mutlak bir kudret sahibiydi. Ama, hâşâ zaptolunamayan, yakıp yıkan bir kaba kuvvet değildi O'nunki; bilakis, kudretinin 'basîrâne bir tasarruf'u vardı. Her bir şeye lâyık ve lazım olduğu şekliyle tecelli ediyordu. Hem, kudretini acze dönüştürebilecek ölçüsüz bir rahmetten de berîydi; rahmetini silip süpürecek kontrolsüz bir güç (Kontrolsüz güç güç değildir. Prelli raklemı) gösterisinden de. Hem, celâl ile cemali, yarattığı her bir şeyde buluşturuyordu. Bazı şeyleri cemalsiz, bazı şeyleri ise celâlsiz yaratma gibi bir noksanlıktan da münezzehti. Kar taneleri gibi her biri ayrı bir nakış taşıyan müthiş bir güzellik sergisi, yolların kapandığı, insanların evlerde kaldığı bir celâl boyutu da taşıyordu sözgelimi. Hem insana haşyet ve ürperti veren bir celâl sergisi olarak gökyüzü, müthiş bir güzellik sergisiydi de...

'Kemal'i bu şekilde düşünüp yine Risale sayfaları arasından bunun teyidini aradığımızda, meselâ 'kemal-i kudret'in ne anlama geldiğini başka bahislerin de yardımıyla çözdüğümüzde, keşfimizden iyice emin sayılırdık. Kadîr-i Zülcelâl'in 'kemal-i kudret'i de, zıtlıkların buluşması ile açıklanıyordu çünkü: Kâinatta hem muazzam bir çeşitlilik vardı, herşey birbirine karışmış, içiçe geçmiş durumdaydı, birşeyin olması pek çok şeyin işin içine girmesini gerektiriyordu; ama buna rağmen, bir karışıklık ve keşmekeş de yoktu kâinatta. Bilakis, bir düzen, intizam, temyiz ve tefrik vardı. Yine kâinatta bolluk ile sanatlılık, çokluk ile güzellik beraberce hüküm sürüyordu. Meselâ bir papatya hem son derece çok idi, hem de çok güzeldi. Kar taneleri hem bol, hem sanatlıydı. Her bir tür için, her cinsten şey için geçerli olan da buydu. Öte yandan, her bir şeyin varlığı için bütün kâinatın çalıştırılması gerekiyor, yine de herşey muazzam bir kolaylık ve suhulet içinde vücuda geliyordu. Kudretteki kemali işte böylesi zıtların buluşmasıyla ortaya çıkıyordu; kibriyâ hakikati de işte bu şekilde tezahür ediyordu.

Allah, 'Ekber'di, 'Kebîr'di; çünkü, O'nun için 'zıtların ve zıtlıkların sınır koyması diye birşey, birşey ağırlık verirken öbürünü eksik bırakmak diye birşey sözkonusu değildi. O'ndan gayrı herşeyi sınırlayan ve eksik bırakan zıtlıklar, O'na ârız olamıyor; O, kibriya ve azametini, işte bu kemal keyfiyetiyle gösteriyordu. Sözgelimi, 'sanat'ı sözkonusu edecek olsak, ömründe yirmi-otuz güzel tablo yapan, bunlar için ise çöpe attığı binlerce eskiz yapması gereken meşhur ressamlar değildi 'büyük' olan; sanatta büyüklük ve kibriyâ, meselâ her sabah ve her akşam üzeri gökyüzü tablosunda her biri birbirinden eşsiz, herbiri muazzam derecede güzel tabloları an be an yazıp bozan Sâni-i Zülcelâl'in vasfıydı ve ancak O'nun hakkıydı. O ki, koca kâinatın işgörmesini gerektiren işleri kolaylıkla gördürüyor, çeşitlilik ile âhengi, çokluk ile beraberliği, bolluk ile değerliliği, kolaylık ile sanatkârlığı.. buluşturuyordu.

İşte onun için, O, Kebîr-i Kâmil idi. Onun için, celâle karşı tesbih ve cemale karşı hamd ettiğimiz gibi, celâl ile cemalin beraberce varlığı demek olan kemâle karşı tekbir getiriyor; o tekbir ile, hem O'nun mutlak büyüklüğünü, hem O'nun büyüklüğü karşısında yaratılmışlar olarak hepimizin mutlak küçüklüğünü kabul ve ilan ediyorduk. Ezana da, namaza da Allahuekber ile başlamamız bundandı işte. "Allahuekber" O'nu tanımanın zirvesi ise, kulluğun zirvesi olan namaz onunla başlardı elbet. Kulluğun zirvesi olan namaza davet de onunla başlardı muhakkak.

* * *
İşte, 'Kebîr-i Kâmil' tamlamasında saklı kemal ve kibriya irtibatına dikkat ile başlayan, ummadığımız anlam yolculuklarını bize yaşatan, tadı hâlâ damağımızda duran o güzelim ders müzakeresinden sonraki günlerden biriydi ki, bir namaz esnasında, namazdaki "Allahuekber"lerin çokluğu çekti dikkatimi. Başlarken Allahuekber, rükuya giderken Allahuekber, secdeye giderken Allahuekber, secdeden kalkarken Allahuekber, tekrar secdeye eğilirken Allahuekber, yeniden kıyam için Allahuekber! Namazın her rekatında en az beş kez "Allahuekber" diyor, dört rekatlık bir namazı yirmibir kez Allahuekber diyerek tamamlıyorduk. Celâlî ve cemalî bütün isimlerin Allah'a ait olduğunu bildirip zıtları buluşturma gibi kulların acziyet ve küçüklüğünü belgeleyen bir kemal haliyle O'nun kibriyasını ilan eden bu kısa ama büyük kelamı, bayram namazlarında daha da ziyadesiyle söylüyorduk üstelik.

İlk kez namaza durduğum günlerden onca sene sonra, "Allahuekber"deki derinliğin bir derece dünyamıza açıldığı bir dersin akabinde namazlardaki "Allahuekber"lerin sırrını ve çokluğunu keşfettiğim bu günde ise, tek bir lâfzı bu kadar değerli, bu kadar derin, bu derece büyük olan namazın bir bütün olarak ne kadar büyük, değerli ve derin olduğunu soracaktım kendi kendime. "Allahuekber"in kavrayabildiği derinlik ve büyüklüğü üzerinden, namazdaki derinlik ve büyüklüğü bir derece kavrayabilirdi insan.

* * *
Nitekim, sonraki günler, haftalar ve aylar, bu 'bir derece kavrama' çabası içinde geçti. İstidadım nisbetince, namazdaki her bir sözün ve her bir edebin hikmetini düşünmeye çalıştım. Bize "Allahuekber"in şifresini hediye eden Risale'ye, bir de, namazın sair rükün, lâfız ve edeblerine dair izahlar, ipuçları ve şifreler bulma azmiyle baktım. Gördüm ki, namazın her bir rüknünün ayrı bir hikmeti vardı. Kıyam da bir anlam ifade ediyordu, kıraat da. Kıyamdan sonra rükuya gitmenin de bir hikmeti vardı, rükudan sonra secdeye kapanmanın da. Rükuda "Subhane rabbiye'l-azîm" demenin de bir hikmeti vardı, secdede "Subhane rabbiye'l-a'lâ" demenin de. Hem, namazın hemen başlangıcında "Subhaneke allahumme ve bi hamdik" duasını okumanın da bir hikmeti vardı; bunun "subhanehu" değil de, "subhaneke" suretinde oluşunun da. Bütün rekatlarda Fatiha'nın, otururken ise tahiyyatın muhakkak okunuşunun da.

"Subhane-hu" değil de "subhane-ke" deyişimiz, Rabbimize karşı doğrudan bir muhatabiyetin ifadesiydi sözgelimi. "Subhanehu," yani "Onu tesbih ve tenzih ederiz" demiyorduk namazda; "Subhaneke," yani "Seni tesbih ve tenzih ederiz" diyorduk. Çünkü, namaz dışında bir biz vardık, bir kâinat; bir de bizi ve kâinatı yaratan Zât-ı Zülcelâl. Biz, O'nun kâinata 'halife' olarak yarattığı en şerefli mahluk olarak, kâinata O'nun adına bakma durumundaydık sair vakitlerde; "Subhanehu" bunun içindi. Ama namaz, halifenin, üzerine halife olduğu teb'adan tahsil edeceğini edip, bunu Sultanına teslim etme vaktiydi. 'Gâibâne ubudiyet'ten 'hâzırâne ubudiyet'e geçiş vaktiydi. Artık kâinat önümüzde değil; ondan o vakte kadar toplayabildiğimiz tesbihat ve tahmidat ile arkamızdaydı. Doğrudan doğruya Rabbimizle yüzyüzeydik, dosdoğru O'nun huzurundaydık namaz esnasındaydı. O yüzden, hâlâ daha 'O' diyemezdik, 'Sen' dememiz gerekiyordu artık.

"Subhanehu" diye değil de "Subhaneke" diye işte bunun için başlayan kıraatimizin Fatiha ile devamı ve Fatiha'nın her rekatte tekrar tekrar okunuşu da elbette bir hikmete binaendi. Dahası, bir değil, birçok hikmete binaendi. "Fatiha"ya dair yazılmış binlerce tefsir; Fatiha'nın bir besmelesi için, hatta "na'büdü"sündeki bir 'nun' içilen yazılan muazzam risaleler, bu hikmetlerin birer örneğini veya anahtarını vermekteydi. Ki, bilhassa Risale'deki Fâtiha bahislerinin yardımıyla, kendi istidadımca, Fâtiha'ya dair bazı nükteleri uzaktan uzağa farketme imkânı bulacak; farkedebildiğim o nükteleri kavrama ve paylaşma iştiyakını ise, Rabbim nasip ederse bir gün yazmaya azmettiğim "Fâtiha'yla Gelen Açılışlar"a bırakacaktım.

Hem, kıyamda veya rükudan doğrulurken hamdimizi ifade etmemize mukabil, rüku ve secdenin tesbih ve tenzih makamı oluşunun da, bir dere elbette hikmetleri vardı. Nitekim, bu hikmetlere dikkatimizi çeken hadisler de bulunmaktaydı. Ayakta iken eğilişin ifadesi olan rükuda 'rabbiye'l-azîm' dememize bedel secdede 'rabbiye'l-a'lâ' dememiz de rastgele değildi muhakkak. Azîm ismi eşyanın zahiri üzerinden kavranan ilâhî azamet ve büyüklüğü, A'lâ ismi ise eşyanın derûnuna bakıp kavranan ilâhî ulviyet ve büyüklüğü ifade ediyordu. A'lâ ismi, anlamca ve muhtevaca Azîm isminden daha derin bir ilâhî isim idi açıkçası. Dolayısıyla, rükûya göre daha derin bir kulluk ifadesi olan secdeye A'lâ, rükuya da Azîm ismi yakışmaktaydı.

Tahiyyatın secdeden sonra gelişinin, en sonda gelişinin, o tahiyyat ile bütün mahlukatın hayatlarıyla ve varoluşlarıyla ettikleri bütün tesbihat ve tahmidatı Zât-ı Zülcelâl'e arzedişin çok hikmetlerinden bir kısmı ise, "Altıncı Şua"da izah olunmaktaydı. Sultan-ı Ezelî'nin, Mâlikü'l-Mülk'ün, Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna girişin timsali olan kıyamın, O'nun huzurunda kulluğunu ilanın timsali olan rükunun, O'nun huzurunda kulluğunu mutlak surette ilanın ifadesi olan secdenin ardından gelen tahiyyat ile, en azından şunu bilebilirdik: O Sultan-ı Ezelî'nin şerefli bir halifesi olup bütün mahlukatın hayatlarıyla ettikleri tesbihatı O'na iletir bir büyük makam kazanmak için, en başta kendi benlik iddiamızdan soyunup varlığımızı O'ndan bilmemiz, O'nun ismiyle varlığımızın devam bulduğunu idrak etmemiz ve O'nun adına varolmayı becermemiz gerekiyor. Nitekim, tam bu mânâları en derin ve geniş anlamıyla yaşamış olan Resûlullah'ın miracını bize hatırlatan kudsî bir hatıra da taşıyor değil miydi "et-tahiyyâtu lillâh"?

Velhasıl, başlama tekbirinden selama, "subhaneke"den tahiyyat ve salavâta.. her bir rüknü, her bir kelimesi, her bir edebi ayrı bir ubudiyet talimi yüklü bir büyük hakikat idi namaz. Kulluğun özü ve özeti denebilirdi onun için. Ondaki her bir lâfız bindört yüz yıldır müstaid insanlar için ayrı bir tefekkür deryasının limanı olmuştu, Onun her bir rüknüyle bozulmamış istidadlar marifetullah ve muhabbetullah zirvelerine uçmuştu.

Üstelik, namazdaki derinlik, büyüklük ve yükseklik, sadece içindeki erkan ve âdâb ile sınırlı da değildi. Meselâ her gün farz namaz için beş vaktin tahsis olunması öylesine ince hakikatler taşıyordu ki, bir Bediüzzaman Said Nursî, sırf bu beş vaktin hikmetine dair eşsiz bir risale yazmıştı. Bu beş vakitte, gündelik hayatın ötesinde insan ömrünün, dünyanın ömrünün ve kâinatın ömrünün özetini görebilirdi insan.

Hem, namazın öncelikli şartı olarak abdestin, namazın ardından yapılan dua ve tesbihatın da derin anlamı, paha biçilmez kıymeti vardı.

Kısacası, namaz için, imanla İslam'ın kesişme noktası denilebilirdi. İman ile İslâm hakikat kitabının birbirine bakan iki tarafı ise, namaz tam ortadaydı. Amelî tarafıyla İslâm tarafında duruyor, ama içerdiği talim ve ders ile iman tarafına bakıyordu. O yüzden, sadece "İman eden kişi namaz kılar" demek, namaz için yetersiz bir açıklamaydı. Bu kabil bir açıklamanın yanında "Namaz kılan insanın imanı ziyadeleşir" de demek gerekiyordu. İman ile İslâm'ı içiçe girmiş, birbirine bakan ve birbirini gerektiren iki daire ise, namaz her iki dairede de yer alan bir kesişme alanıydı sanki! Onun için ne söylense az, ne yazılsa yetersizdi.

Zira, "Onbirinci Söz"de görüldüğü ve gösterildiği üzere, kâinatın yaratılışı gelip insana, insanın yaratılışı ise gelip namaza dayanıyordu. Daha açık konuşursak, kâinat insan için, insan ise namaz için yaratılmıştı. Bu, açık-seçik ortadaydı.

* * *
Resul-i Ekrem'e (a.s.m.) daha ilk vahyin geldiği gün Cebrail aleyhisselamın ona namazı da öğretmesinden anlayabilirdik bunu. Namaz, henüz bütün mü'minlere farz kılınmış değildi gerçi; ama ilk vahyin hemen ardından öğretilen ilk ibadet, namazdı. Cebrail aleyhisselam daha o gün Efendimize abdesti ve namazı öğretmiş; Peygamberimize ittibaen Hatice validemizin de kıldığı namaza, Resûl-i Ekrem'in evinde ve terbiyesinde bir çocuk olarak Hz. Ali de dehalet etmişti. Resûl-i Ekrem, resûl olarak, merkezinde namazın yer aldığı hayat yaşamıştı yirmiüç sene boyu. Mekke'de müşrikler en ziyade Kâbe'de namaz kılarken görmüşlerdi onu; Medine'ye hicretinde ise ilk işi mescidinin yerini tayin olmuştu. Herhangi bir seferden Medine'ye dönüşünde, yine ilk olarak mescide gidip iki rekat namaz kılıyordu kudsî nebî. Farzları, nafileleri; bizim nazlandığımız 'beş vakit' farza mukabil, ona en azından bir beş daha ilave eden sünnetleriyle, hayat-ı nebevînin hep merkezindeydi namaz. Habîb-i Ekrem'in 'iki gözünün nuru' oydu. Zira o, 'dinin direği' idi, 'kişiyle şirk arasında engel olarak namazın olduğu'nu ilan buyurmuştu; 'mü'minin miracı'ydı namaz. Onun bildirdiği üzere, 'içinde namaz olmayan dinde hayır yok'tu. Öyleyse, içinde namaz olmayan, merkezinde namaz durmayan bir hayatın hayrından da söz edemezdik herhalde. Şefkatli nebînin (a.s.m.) vefatından az önce yaptığı son vasiyetin öncelikli unsurunun bir unsuru 'elinizin altındakilere,' yani köleler, hanımlar, çocuklar gibi acizlere iyi davranmak iken, diğerinin namaz oluşu; vefatı hengamında dahi "Namaza, namaz devam ediniz!" demekten, "Namaza! Namaza!" diye uyarmaktan geri durmayışı bu yüzden olmasındı?
* * *

'Kemal' ve 'kibriya' ile başlayan bir zihin yolculuğunun akabinde biiznillah bu mânâlar dünyama açıldıktan sonra, bu yolculuktaki rehberim olan, beni Kur'ân'la ve Resûl-i Ekrem'le (a.s.m.) tanıştıran sevgili üstadımın yazdığı risalelerde, hatta mektuplarında namaz üzerinde o kadar ısrarla duruşunun hikmetini de kavrayabiliyordum artık. Namaza dair, benim bir derece kavrayabildiğim derin ve derinlikli risaleler yazmış bir insan olarak onun şekilcilik, şu-bu diyerek namazı hor görmeye, onu mü'minlerin zihin ve yaşayış gündeminden düşürmeye çalışan insanlara karşı hassasiyetini de anlayabilirdim. Namazdaki derinliği bir derece kavradıktan sonra, namaza böylesi bir nazarla körce yaklaşanlar benim nazarımda dahi darlık, kütlük, sığlık ve adilik timsaline dönüşüyorsa, namazdaki bu derinliği derinlemesine kavrayan bir insan neler hissetmezdi ki? Hele, böyle bir yaklaşımın ardında, insanları namazdan ve namazla birlikte dünyalarına taşınan hakikatten koparma çabası görüyorsa, neler hissetmezdi?

O, bir zaman ısrarla davet edildiği Ankara'ya, dimağının ve kalbinin derinliğinde namaza dair böylesi mânâlar taşıyan biri olarak gitmişti işte. Gelin görün ki, evvelemirde, 'âlem-i İslâm'ı kâfirlerden kurtaran' oluşum içindeki birçok mebusun kendilerini namazsızlıktan kurtaramadıklarını üzülerek görmüştü. O yüzden, ilk işi, onları, onların anlayacağı dilden namaza davet eden bir beyanname neşredip okutturmak olmuştu. Bir şefkat tecellisi olan bu hikmetli beyanname, biiznillah, tesir de bırakmıştı namaza karşı lâkayd ama esasen namaza karşı durmayan yüreklerde. O beyanname sonrasında elli-altmış mebus namaza başlamıştı.

İş bu noktaya gelince de, onu Ankara'ya davet edenler ile arasında şiddetli ve hiddetli bir tartışma yaşanacaktı. Geldiğinde gördüğü ilk şey namazsızlık, yaptığı ilk şey namaza davet olan olan bu büyük insanı oraya çağıranların en kudretlisi, "Hoca! Seni yüksek fikirlerinden istifade için çağırdık" demişti ona. "Yüksek fikirlerinden istifade için çağırdık. Sen ise geldin, en evvel namaza dair bir beyanname neşrettin."

Bu sözdeki, namazı 'yüksek fikirler'in aşağısına koyan yaklaşım ve üslub, namazın yüksekliğini son derece müdrik bir insana dokunmaz mıydı? Hele hele, 'yüksek' denilen bu fikirler, kelimenin kök anlamıyla alçak (denî) dünyanın fani yüzünde takılıp kalmış fikirler ise? Kâinatın kendisi için yaratıldığı insanın yaratılış sebebi olan namazı, kâinat içinde bir toz zerresi hükmünde kalan dünyanın fani yüzüne dair 'yüksek fikir'lerin altında ve aşağısında görmek! İman ve ibadetteki sadakat ve salabeti ile şöhret bulmuş bir insan, böylesi bir sözü elbette cevapsız bırakamazdı.

Bırakmamıştı da. Karşısında nice devletlûların aksine fikir beyanından korktuğu kişiye, hem de başkaca insanların bulunduğu bir ortamda, "Paşa! Paşa! İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur" gibi yenilir yutulur cinsten olmayan kesin ve keskin cümlelerle cevap vermişti nitekim.
http://www.karakalem.net/?article=2

Hiç yorum yok: